22/6/2007 18:57, 2007

İki Nobelli Vitamin B1

İki Nobelli Vitamin B1
Kadir DEMİRCAN
1800’lü yıllarda sağlıklı bir hayat için gerekli olan protein, karbonhidrat ve yağlar biliniyor; fakat dengeli beslenen insanların her gün aldığı vitaminler bilinmiyordu.

Araştırma heyecanı
Hollandalı Christian Eijkman (1858-1930), çocukluğunda doktor olmak ister; ama ailesinin maddî imkânsızlıkları sebebiyle ilk zamanlar buna fırsat bulamaz. Eijkman, Hollanda’nın sömürgesi olan Java (Endonezya) ve Batavia’ya (Jakarta) doktor gönderileceğini duyunca, askerî akademiye hemen kayıt yaptırır. Burada eğitimini tamamlayan Eijkman, askerî cerrah olarak Java’ya gönderilir. Vazifeye başladıktan kısa bir süre sonra sıtmaya yakalanır. İki yıl sonra hastalığı iyice artar ve tedavi için memleketi Hollanda’ya gönderilir. Daha sonra tıbbî çalışmalarına devam etmek için Berlin’e geçen Eijkman, orada tüberküloz mikrobunu bulan, bu yüzden Nobel Mükâfatı alan Robert Koch ile tanışır. O günlerde sıtma ve vereme sebep olan mikroplar bilinmediği için, bu hastalıkların tedavi imkânı da yoktu. 1880’li yıllarda beriberi yaygınlaşır. Askerler arasında da hastalıklar artınca Batavia’da bir araştırma merkezi kurulur. O sıralarda sıtma ile mücadele eden Eijkman, araştırma merkezine gidip beriberiye sebep olduğunu düşündüğü mikrobu bulmayı gâye edinir. On yıllık çalışmaları neticesinde beriberi faktörünü bulur; ama bunun adını koyamaz. Pastor ve Koch’un çalışmalarındaki ‘mikrop’ düşüncesi, bu dönemlerde beriberinin de mikrobik bir hastalık olduğu kanaatini uyandırmıştır. 1886’da Batavia’da çalışmalara başlayan Eijkman, beriberi hastalığına polyneuritis galinarum adını verir. Bu buluşları ile 1929’da Nobel Tıp Mükâfatı’nı arkadaşı Frederick Hopkins’le paylaşır.

Beriberi
Uzun yıllardan beri bilinen bu hastalık, 1870’li yıllarda Uzak Doğu’da oldukça yaygınlaşır. Hattâ, bazı köylerde, çocukların yarısı bu hastalık sebebiyle ölür. Kilo kaybı, kas krampları, iştah azalması, zihin bulanıklığı, kalb yetmezliği, görme refleksi eksikliği, güçsüzlük, ödem, kusma ve iştahsızlık gibi belirtilerle kendini gösteren, sinir sistemini yıkıcı ve bazen de ölümcül olabilen beriberi, Sri Lanka dilinde (singhaleses) aşırı derecede hâlsizlik demektir. Beriberi kelimesinin kökü mahallî dildeki ‘koyun’dur. Beriberi hastalarının hâlsizlik sebebiyle, koyun gibi yürüdüğünden bahsedilir. 1870’li yıllarda beriberi vakalarının artması, Sanayi Devrimi’nin bir yan tesiri olarak görülebilir. Pirinç işleme ve parlatma makinelerinin icadıyla işlenmiş ve kabuğu çıkarılmış pirinç tüketimi artar. Bu durum beriberi vakalarının artmasına yol açar. Beyaz ve daha lezzetli olduğu için tercih edilen bu pirinç; kabuklu ve kepekli pirince göre daha az B1 vitamini ihtiva etmektedir.
İşlenmemiş buğdayın 100 miligramında 0,4 mg B1 vardır. Sadece kepeğin 100 miligramında ise, 2-4 mg B1 bulunur. Günlük ihtiyacımız ise ortalama 1 mg’dır. Kafein ve alkol alımı ile hamilelik gibi durumlarda bu vitamine duyulan ihtiyaç miktarı artar. Günümüzde işlenmiş pirinç yenildiği hâlde beriberinin ortaya çıkmamasının sebebi, pirince dışarıdan B1 vitamini ilâvesidir. 1940’lardan itibaren pirinç, un, makarna gibi ürünlere B1 vitamini ilâve edilmeye başlanır. Yakın bir zamana kadar bilinmeyen B1 vitamininin katkısı ile bugün milyonlarca insan sağlıklı şekilde hayatını devam ettirmektedir.

B1 vitamini
Eijkman, önceleri tavşan ve maymunlar üzerinde deneyler yapar; ama bunlardan bir netice alamaz. İşlenmiş pirinç verilen tavukların beriberiye yakalandığını keşfeder. Bu çalışmalar on yıl sürer. Eijkman, tam teşhis edemese de, beriberiye pirinçle beslenmeye bağlı bir şeyin sebep olduğunu bulur ve buna ‘beriberi faktörü’ der. 1906 yılına ait notlarında şöyle der Eijkman: “Pirinçte protein ve tuzlardan farklı bir şey var. Bu madde sağlık için vazgeçilmezdir.” Buna bağlı olarak Eijkman, işlenmiş pirincin zehirli olabileceğini bile dile getirir.
Eijkman’ın çalışmalarını sürdüren Gerrit, pirincin zehirli olmadığını, ama hayatî öneme sahip bir maddenin pirinçten eksildiğini keşfeder. 1906’da Eijkman’ın Nobel’den arkadaşı Frederick Hopkins, bu hayatî maddenin protein, karbonhidrat yağ ve tuzlardan farklı bir şey olduğunu keşfeder ve buna ‘aksesuar faktör’ der. 1912’de kimyacı Casimir bu maddeye ‘vitamine’ ismini verir. Vital (hayatî) ve amine kelimelerinden müteşekkil bu kelime, ‘hayatî öneme sahip aminler’ demektir. Casimir, aslında nicotinic asidi kristalize etmiştir. Bulunan madde yanlıştır; ama ‘vitamine’ ismi kalır. 1926’da hakiki B1 vitamini bulunur. Bu ilk B vitaminine önceleri ‘Aneurin’ ismi verilir. Fakat araştırmacılar kükürt atomu olmayan eksik bir formülü yayımlarlar. 1936’da thiaminin yapısı anlaşılır, formül yenilenir ve lâboratuvarda sentezlenir. Bu sefer de isim tartışması çıkar. Çünkü beriberi faktörü, antiberiberi, antineuritic vitamin, vitamin B, B1 vitamini gibi birçok isim vardır. En son Amerikan Kimya Derneği’nin de katkılarıyla ‘thiamine’ isminde karar kılınır.
Böylece 1880’lerde başlayan araştırmalar, 1936 yılında sona erer. 56 yıl süren bu çalışmalar, iki Nobel Mükâfatı getirir, milyonlarca insanın hayatının kurtulmasına vesile olur. Burada şu hususu da belirtmek gerekir: Japon doktor Takaki, Eijkman’dan önce, daha az pirinç yiyerek beriberi hastalığından uzak kalınabileceğini bulmuştur; fakat o günkü muhabere imkânları sebebiyle Eijkman’in bundan haberi yoktur. O, Java’ya doğru yola çıktığında, Japon donanması da beriberi hastalığına çözüm arıyordu. 1880’lerde Japon deniz kuvvetleri baştabibi Takaki, askerlerin öğününde azotlu besinlerin az olduğunu fark eder. Pirinçle beslenen askerlerin ilâve olarak sebze, buğday ve balık ile beslenmelerini emreder. Altı yıl içinde beriberi vakaları ortadan kalkar. 1890’de bu diyet ‘Takaki diyeti’ ismiyle kanunlaşır.
Thiamin
B1 vitamini pirimidin ve thiazol halkalarından yapılmıştır. Bu iki halka karbon köprüsüyle bağlanmıştır. Thiazoldeki azot +1 yüklüdür, bu azot atomu thiaminin katıldığı kimyevî reaksiyonda elektron kaynağı olarak kullanılır. Thiamin molekülündeki atomların kombinasyonu, çok net olarak plânlı bir yaratmayı gösterir. Bu iki halkanın bir köprü ile bağlanması, elektron alışverişine, kimya, fizik ve elektrik kanunlarına tam uyumu, akıllara mühendislik hesaplarını getirmekte ve tefekkür ufuklarımızı aydınlatmaktadır. Matematik hesaplarına göre böyle muhteşem ve çözülmez bir mekanizmanın tesadüfen oluşma ihtimali imkânsızdır. Meselâ, 40 bin atomlu bir proteinin rastgele oluşma ihtimali 10160’ta birdir. Matematikte 1050’den sonraki ihtimaller sıfır kabul edilir.

Enerji üretimindeki misyon
Yakıtı biten aracın yol alamaması gibi, insan da enerji olmadan hayatını devam ettiremez. Vücudumuzda en modern kimya fabrikalarını geride bırakan olağanüstü enerji üretim merkezleri mevcuttur. Hücrelerimizde yer alan bu mikro enerji santrallerine mitokondri denir. Thiamine, buradaki enerji üretim faaliyetlerinde önemli roller verilmiştir. Bu vitamin vesilesiyle kolumuzu kaldırır, topa vurur, göz kapaklarımızı açıp kapatabiliriz.
İki tip enzimin koenzimi olacak şekilde yaratılmış olan thiamin, vücudumuzda fosfat bağlanmış hâlde (thiamin pyrofosfat olarak) bulunur. Bu işlemlerde vazifelendirilen diğer bir molekül Mg iyonudur.


TTP başta glikoz olmak üzere karbonhidrat metabolizmasında önemli roller verilen bu vitamin, enerji üretimine katılır.
Sinir sistemindeki misyonu
Biyolojik sistemlerin sağlıklı çalışmasında bütün unsurların gerektiği miktarda, en uygun yerde, tam zamanında bulunması gerekir. Bu açıdan vitaminler de kendi üzerlerine düşen vazifeye uygun olarak hususi bir miktarda gereken yerde, gereken zamanda olmalıdır. Hem beyinde, hem de vücuda dağılan sinirlerde bulunan thiamin, sinir hücrelerinin normal vazifelerini aksamadan yapabilmeleri için hayatî öneme sahiptir. Thiamin eksikliğinde nörolojik hastalıklar meydana gelir. Ancak bütün teknolojik ve ilmî gelişmelere rağmen thiaminin sinir hücre metabolizmasında nasıl bir rol oynadığı henüz tam olarak bilinmiyor. Suda çözündüğü için depolanamayan ve her gün alınması gereken thiaminin beyindeki yoğunluğu beslenmedeki değişikliklere rağmen çok fazla değişmez; böylece thiaminin beyindeki yoğunluğu dengede tutulur. Eğer bu mükemmel denge olmasaydı, en küçük bir gıda eksikliğinde veya beslenme bozukluğunda bütün beyin ve sinir sistemimiz alt-üst olurdu. Beyindeki thiamin miktarı normalin altına düşünce otomatik bir sistem devreye sokulur ve hemen beyne ilâve thiamin gönderilir. Diğer bir teoriye göre de thiamin, sinir iletiminde sodium-potasyum kanallarının çalıştırılmasında rol alır.

Alkol-B1 vitamini münasebeti
Bazı kişiler sağlıklı bir hayat için, günde bir kadeh şarabın içilmesini tavsiye ederler. Hattâ buna ‘bilimsel’ bazı açıklamalar da getirirler(!) Ama gerçek bilgilerle konuştuğumuz zaman alkolün zararlı olduğu inkâr edilemez. Wernicke Korsakoff sendromu, beyin ve adaleleri tutan ciddi ve tehlikeli bir hastalıktır; yürüme problemine, hafıza kaybına ve kişilik değişikliklerine sebep olur. Bu sendroma beriberi hastalığının alkoliklerde rastlanan tipidir denebilir. Thiamin eksikliğine alkoliklerde fazla rastlanmasının üç sebebi vardır:
1. Alkoliklerin beslenmesi sağlıksız ve yetersizdir.
2. Alkol; karbon ve hidrojen bakımından zengindir. Bu durum thiamin ihtiyacını artırır.
3. Alkol, bağırsaklardaki ATPase enzimini tesirsiz kılar. Bu durumda thiamin emilimi zarar görür. Hastalığın ağır seyrettiği durumlarda komaya girilebilir. Hattâ bu hastalık ölümle de neticelenebilir.
Allah’ın gıdalara yerleştirdiği vitaminler, hayatımızı devam ettirmek için olmazsa olmaz fonksiyonlarını haberimiz olmadan yerine getirmektedir. Biz onların kıymetini ancak hasta olduğumuzda veya eksikliklerinde anlıyoruz. Bu cansız molekülleri bulan bilim adamlarına Nobeller veriliyor, iltifatlar yağdırılıyor. Acaba bu sanat harikası eserlerin Sanatkâr’ını ne kadar hatırlıyoruz? Bir vitaminin unsurları teker teker ele alındığında görülecektir ki, ona yerleştirilen hiçbir şey, lüzumsuz ve abes değildir. Bununla alâkalı olarak Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:
“Sâni’-i Âlem olan şu kâinatın ustası, iş başında olarak Şems ve Kamer’i hangi çekiç ile yerlerine çakıyorsa; aynı çekiç ile, aynı anda zerreleri yerlerine -meselâ zîhayatların gözbebeklerinde- yerleştiriyor. Semavatı hangi ölçü ile, hangi mânevî âlet ile tertib edip açıyorsa; aynı anda, aynı tertib ile gözün perdelerini açar, yapar, tanzim eder, yerleştirir. Hem Sâni’-i Zülcelâl mânevî kudretin hangi mânevî çekici ile yıldızları göklere çakıyorsa, aynı o mânevî çekiç ile, beşerin sîmasındaki hadsiz alâmet-i farika noktalarını ve zâhirî ve bâtınî duygularını yerlerine nakşediyor.”


<<Önceki Sayfa |105/144|Sonraki Sayfa>>
@

Sayfa Başı