4/9/2007 19:14, 2007

Diyarımızdaki Bin Bir Bahar

Diyarımızdaki Bin Bir Bahar
Mehmet SUCU
Gördüğü herhangi bir aksaklık veya yanlışlık karşısında; “Yok, yok… Biz adam olmayız. Avrupa’da böyle mi?” diyen kimselerle karşılaştığımız olmuştur. Bu tür kişiler, hayatın akışı içinde ortaya çıkan olumsuzlukların sebeplerini hep başkalarında arar, kendilerinin de hatalı olabileceklerini akıllarına hiç getirmezler. Belki de bu insanoğlunun, nalıncı keseri gibi kendine doğru yontmaya, hataları başkasında, sevapları kendinde aramaya meyyal oluşundandır.
Ahmet Hikmet Müftüoğlu yıllar önce yazdığı “Yarayı Kanatan” isimli makalesinde bu konuya temas etmiş ve memleketin içinde bulunduğu menfî şartlardan sürekli şikâyet eden, kendi insanını ve değerlerini küçük gören, Avrupa hayranı ve Batı karşısında kompleks içinde olan Doktor Pertev Bey ve emsallerine seslenmiştir.
Ahmet Hikmet, bir gün evine geldiğinde, Dava Vekili Turgut Bey’in: “Bu akşam bize buyur. Tatlı sesler işiteceksin, güler yüzler göreceksin, ağlayacaksın, güleceksin... Herhalde memnun olacaksın.” şeklindeki notuyla karşılaşır. Bu nottan A. Hikmet, Dava Vekili Turgut Bey’in evinde tertip edilen fasıla çağrıldığını anlar ve davete icabet eder. Ancak kendisini sürpriz bir misafir beklemektedir. Farklı meslek ve meşreplerden davetlilerin bulunduğu fasılda, memleketine inancını kaybetmiş, memleketinin müziğinin, resminin, folklorunun, kültürünün iflâh olmayacak derecede kötü olduğunu iddia eden Doktor Pertev Bey de vardır. Doktor Pertev Bey bir ara; “Ben musikimizi sevmem, çünkü ihsas ettiği mânâ dâima aynıdır: YEİS (ümitsizlik)… Şark’ın bütün makamlarında, fasıllarında bir ikinci mânâ aramak beyhûdedir. Perde perde kara bir yeis, nağme nağme akan bir yaş. Ben musikimizle ne göğsümü gererim, ne kollarımı sallayabilirim, ne de zihnim açılır. Fakat dâima meyus olurum, yalnız boynumu bükerim, dimağım örümceklenir.” sözlerini sarf eder.
Pertev Bey gibilerini, Mehter’in Avrupalılar tarafından “Yeniçeri müziği” diye adlandırıldığını ve Polonya’da, Avusturya’da daha sonra bütün Avrupa’da “Yeniçeri Bandoları” kurulduğunu söylemek de ikna etmez. Dahası dünyaca ünlü bestekârlar Mozart ve Haydn’ın meşhur bestelerini yaparken Mehter’in tesirinde kaldıklarını, Alman Besteci Beethoven’in “Büyük Senfoni”sinin son bölümünü Mehterin kös, davul ve zurnasıyla seslendirdiğini, Mozart’ın “Türk Marşı”nın Türk askerlerinin “Allah, Allah!” nidalarının tekrarından oluştuğunu, Viyana Kraliyet Orkestra Şefi Gluck’un, sarayda verdiği konserlerinde repertuarına Mehter bestelerini alıp orkestrasına çaldırdığını, Alman bestekâr Wagner’in bir mehter konserini dinlerken heyecanlanarak kendini tutamayıp “İşte musîki buna derler.” dediğini söylememiz de yetmez Pertev Beyleri kompleksten kurtarmaya. İslâm tarihinde önemli bir yeri olan hat sanatı için ünlü ressam Picasso’nun “İşte gerçek resim bu!” dediğini söylememizin bir faydası da olmayacaktır Pertev Bey gibilerine.
Davetliler, sordukları birtakım sorular, verdikleri örnekler ve cevaplarla, Doktor Pertev’i Batı medeniyeti karşısında duyduğu acziyetten, aşağılık hissinden kendilerince kurtarmaya çalışadursun o, inatla düşüncelerini savunmaktadır. Ona göre Türkler, hiçbir vakit şahsî dehalarını gösterir ne bir hüner, ne bir felsefe, ne bir edebiyat ihdas etmişlerdir. Hep taklit ile vakit geçirmişlerdir.
Oysa memleket, o zaman kimi alanlarda bazı devletlerin gerisinde kalmış olabilirdi hattâ bu günümüz için de böyle olabilir. Ama sadece şikâyette ve serzenişte bulunmak bizi geri kalmışlıktan kurtarmayacaktı, kurtarmadı da. Hem ‘aydın’ denen kimsenin vazifesi, memleketi bir adım dahi olsa ileri götürmek olmalıydı, serzenişte bulunmak değil. Hem memleket bütün geri kalmışlığına rağmen kendine mahsus güzellikleri, bünyesinde barındırıyordu. Onlarda olan, bizde olamayan çok şey vardı. Bu doğruydu. Ancak bizde olan, onlarda olmayan şey de çoktu. Bunları ortaya çıkarıp sergilemek, herkesten çok ‘aydın’ların vazifesiydi. Davette bulunanlardan zayıf bir beyefendinin bunu Pertev Bey ve bizlere; “Türkiye yıpranmış, tozlu, ciltsiz; lâkin mühim ve müfit bir kitaptır. Onu okumak, tashih edip tab etmek sabır ve merak ister.” sözleriyle kibar bir şekilde hatırlattığını naklediyor A. Hikmet.
Toplantıda bulunan Kemanî Sami Bey de: “Bu memleketin güzelliklerini göremeyerek bakıyorsunuz, şiirlerini anlamayarak dinliyorsunuz.” sözleri ile itiraz etmiştir Pertev Bey’e. Evet, bu sözler de gösteriyor ki, memleketin güzelliklerine görmemek için bakanlar vardı. Bunlar her zaman var oldular, sürekli bardağın yarısı boş diyorlardı. Oysa güzel gören, güzel düşünürdü. Bardağın dolu tarafını da görmek ve göstermek gerekirdi. Dr. Pertev Bey ve benzerlerine deryanın kıymeti anlatılmalıydı. O toplantıda bulunanların işi belki o gün için zordu. Ancak günümüzde aradan bu kadar yıl geçtikten sonra mühim ve müfit kitabın ciltlendiği, tozlarının silindiği, tab edildiği sadece neşrine ihtiyaç duyulduğu bir ortamda günümüzün Pertevlerini ikna etmek o kadar zor olmayacaktır.
Ahmet Hikmet Bey bir başka yazısında da “Kont Geza” isimli bir Batılının ecdadının eski hilâtlarıyla kendisinin biriktirdiği âsâr-ı nefîse koleksiyonunu göstermek için kendisini ve yanındakileri konağına davet ettiğini aktarır. Evde bir müze gibi kontun ailesinden kalma çarık, çizme, pabuç, terlik, takunya; firuze, mercan işlemeli, gümüş oymalı telkari bıçaklar, yatağanlar; pırlantadan akike, altından pirince kadar belki üç yüz yüzük, pastel veya yağlı boya levhalar sergilenmektedir. Nitekim bir tablonun önüne gelince ev sahibi, “İşte, Macaristan’da eşi bulunmayan bir levha, bir hakiki Wato.” diyerek 1684-1721 yılları arasında yaşamış ressam Jean Ant. Wattea’nun bir eserini gösterdikten sonra “Şimdi bundan daha kıymetli bir şey göstereceğim.” diyerek parmağıyla levhanın yanında asılı duran küçük halıyı gösterir. Bu, bir Gördes seccadesidir.
Dr. Pertev Bey, kendi memleketini hakir göredursun, onun hayran olduğu Batılılardan biri, bir Macar Kontu, sahip olduğu ve belki de küçük bir dağ köyünde fedakâr bir kadının nasırlı elleriyle dokunmuş Gördes halısını bakın nasıl anlatıyor: “Koyu mavi zemin üstüne kırmızı bir kenar ve sarı zırhlar ile çevrilmiş ve ortası dört ve sekiz köşe madalyonlar ile bezenmişti. Kenarın, zırhların ve madalyonların içleri anlaşılmaz nakışlarla dolu idi. Bunlar çapraşık, karışık fakat imtizaçlı; perişan, dağınık fakat muntazam; hiçbir şekle uymaz, fakat hendesî; ne çiçek ne yaprak, fakat düşünce; ne resim ne hendese fakat ince idi.
Bakınız, bakınız, şu çiçeklerde maviden kırmızıya, kırmızıdan sarıya ne lâtif bir âhenk ile geçiliyor. Boyalara bu garip imtizacı bu hayale gelmeyen güzel âhengi veren hangi ilimdir, hangi terbiyedir? Sanmam ki Türkiye’de bir halıcılık mektebi bulunsun.
Ben Hint’in, İran’ın o üstlerinde oklarla vurulmuş ceylan, kaplan resimleri, çelimsiz süvariler, bücür insanlar, kurbağalara benzer kuşlar işlenmiş halılarını sevmem. Onlarda ne hayvan, hayvan; ne çiçek çiçektir. Bu tabiî maddeler yarım ve iptidaî surette taklit tersim olunmuştur. Türk halılarında tabiatı taklitten eser yoktur. Bütün nakışlar tulûat ve icattır. Bütün bu hüner, munis ve düşündürücü garabettedir. Nakışları birbirine benzer daha iki halı görmedim.” Ve kont sözlerini Macaristan’da eşi bulunmayan bir levha bir hakiki Wato diye tarif ettiği tabloyu kastederek; “Bir gün fakir düşsem, belki Wato’yu satabilirim. Fakat aile yadigârı eşyam ile bu halıyı elden çıkaramam sanırım.” diyerek bitirdi.
Bu sözler ve benzerleri gösteriyor ki aslında bu memlekette de güzel sanatlar icra ediliyordu. Güzel işler yapılıyordu. Hem bunlar “Güzel görenlerin” elleriyle “Güzel düşünenlerin” beyinleriyle giderek çoğaldı.
Doktor Pertev Bey’in aksine sanatıyla, kültürüyle, mazisiyle iftihar eden A. Hikmet: “Ben bu istiğrakta iken arkadaşlarımın hâne sahibine veda ettiklerini görerek mahcup fakat müftehir, seccadenin huzurunda kalben secde ettim.” diyerek yazısını noktalıyor.
Evet, âdeta sevgilimiz olan vatanın ilerleyip kalkınması, müreffeh bir hâle gelmesi ona itimat edilmesiyle, inanılmasıyla mümkün olacaktır. Fasılda bulunan zayıf beyefendiden aktarılan aşağıdaki sözler, Doktor Pertev gibi düşünenlere ve memleketi için bir şeyler yapmak isteyenlere ışık tutacak sözlerdir. Ve yapılması gerekenleri veciz bir şekilde anlatmaktadır: “… Bu zavallı vatanın yarasını kanatan ona inanmayan, itimat etmeyenler; onu beğenmeyenler ve dâima onun kusurlarını gören sevgilileridir. Memleket düşünülmemekten, unutulmaktan, ihmal olunmaktan bıktı. Ona itimat ettiğinizi, onu saydığınızı, ona güvendiğinizi âlem duysun… Sanatlarıyla, musikisiyle, raksıyla, edebiyatıyla, güzellikleriyle onu âlem görsün. Cânânınızı bırakıp da ellerin peşinde dolaşmayınız.”
Memleketimizin güzelliklerini gören ve bunu büyük bir ustalıkla dillendiren vatansever şairimiz F. Nafiz Çamlıbel de milletimize ve milletimizin değerlerine olan inancını kendinden emin bir şekilde “Sanat” şiirinde şöyle destanlaştırır:

“Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek,
Bizim diyarımız da bin bir baharı saklar
Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek
İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar.

Sen kubbesinde ince bir mozaik arar da
Gezersin kırk asırlık bir mâbedin içini
Bizi sarar bir sülüs yazı görsek duvarda
Bize heyecan verir bir parça yeşil çini.

Sen raksına dalarken için titrer derinden
Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin
Bizim de kalbimizi kımıldatır yerinden
Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin.

Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken
Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz
Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken
Sana uğurlar olsun… Ayrılıyor yolumuz.”


<<Önceki Sayfa |20/144|Sonraki Sayfa>>
@

Sayfa Başı