Ay Olmasaydı

10/10/2007 16:34, 2007

Ay Olmasaydı
Nuri BALTA
 

Ay olmasaydı ne olurdu? Bu durum Dünya’ya iklimlere, yeryüzünde yaşayan milyonlarca tür canlıya nasıl tesir ederdi? Ay, mevcut kütlesinden daha büyük veya küçük olsaydı neler olurdu? Dünya’nın yörüngesine rastgele girivermiş bir kütle midir Ay?

Soruları daha da artırmak mümkün. Maine Üniversitesi’nden (ABD) Astronom Neil F. Comins, Ay’ın olmaması durumunda insanları nasıl bir senaryonun beklediğini yazdığı kitapta anlatmıştır.1 Comins’e göre, Dünya’nın kâinatta hayatı idame ettirmeye müsait tek ortam olmasının (günümüz verileri ışığında) milyonlarca sebebinden biri de, Dünya-Ay arasındaki hassas denge münasebetidir. Kâinatta hiçbir hâdise tesadüfen meydana gelmediği gibi, “Güneş ve Ay bir hesap iledir.”2 ilâhî beyanıyla tavsif edilen Ay, bir denge unsuru olarak var edilmiştir. Bu denge o kadar hassastır ki, Ay olmasaydı, “Dünya’da sebepler plânında hayat da olmazdı.” denebilir.

Atmosferi olmayan, üzeri kraterlerle kaplı, toz ve kayalarla dolu bir küre parçası olan Ay, Dünya’nın tek uydusudur. Ay’ın yarıçapı, Dünya’nın yarıçapının yaklaşık dörtte biri; hacmi, Dünya’nın hacminin yaklaşık ellide biri; kütlesi ise, Dünya’nın kütlesinin yaklaşık seksen birde biri kadardır. Ay, Dünya’nın merkezinden yaklaşık 385.000 km uzaklıkta bulunmakta ve Dünya etrafındaki bir dönüşünü 29,5 günde tamamlamaktadır. Yaratılışı tam olarak aydınlatılmış olmasa da, hâlihazırda en geçerli nazariyeye göre, astronomların Theia ismini verdikleri, Dünya’dan on kat daha hafif başka bir gezegen Dünya’ya çarpmış ve bu çarpışmada Theia’nın bir bölümü kopup uzaya fırlamıştır. Uzamış ve şeklini büyük ölçüde yitirmiş olan bu kütle, Dünya’nın çevresini dolandıktan sonra tekrar Dünya’ya çarpmıştır. Bu çarpışmada Theia’nın demirden çekirdeği, Dünya’nın merkezine çökelirken, mantosundaki hafif kayalar da uzaya saçılmıştır. Zaman içinde bu kaya parçaları birbirleriyle kaynaşarak Ay’ı oluşturmuştur. Ay, önce Dünya’dan yalnızca 22.000 kilometre uzaklıkta bir yörüngeye oturmuş; zaman içinde bu yörünge genişleyerek günümüzdeki ortalama 385.000 km’lik yarıçapa ulaşmıştır.

Ay’ın Dünya üzerindeki en büyük tesiri med-cezir hâdisesidir. “Evrensel çekim” prensibi kâinattaki herhangi iki kütlenin birbirini çektiğini, bu çekme kuvvetinin maddelerin kütleleriyle doğru, aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olduğunu ifade eder. Dünya ile Ay arasındaki çekim kuvveti, suyla kara arasındaki adhezyon (Birbirine temas eden farklı maddeler arasındaki çekim kuvveti. Bardaktaki suyu boşalttığımızda bir miktarının bardakta kalması buna bir örnektir.) kuvvetinin nispî olarak zayıf olması sebebiyle dünyadaki okyanus ve denizlerin kabarmasına veya alçalmasına vasıta olur. Bu hâdiseye “med-cezir” (gel-git) denir ve Ay’ın konumuna göre med (kabarma) veya cezir (alçalma, çekilme) hâdiseleri gözlenir. Dünya’daki med-cezir hâdiselerinin üçte biri Güneş, geri kalanı ise Ay’ın çekim kuvveti sebebiyle yaratılmaktadır.

Ay, med-cezir hâdisesinden dolayı Dünya’dan her yıl yaklaşık 4 cm uzaklaşmaktadır.5 Bu uzaklaşma ile beraber Dünya-Ay sisteminin açısal momentumunun korunması için Dünya’nın kendi etrafındaki dönme süresinin (1 gün) yılda 0.02 milisaniye uzadığı tespit edilmiştir.6 Şu an yaklaşık 24 saat olan Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönme süresinin, Ay ilk yaratıldığında 8 saat olduğu, arada geçen süre zarfında günlerin uzayarak şimdiki hâline geldiği belirlenmiştir. Ay yaratılmasaydı Dünya üzerinde med-cezir hâdisesinin meydana gelmemesinden dolayı, 1 gün yaklaşık yine sekiz saat olurdu ki, bu da Dünya’nın 3 kat daha hızlı dönmesi demektir. Bir gezegenin kendi ekseni etrafında daha hızlı dönmesi, yüzeyindeki rüzgârların daha şiddetli esmesine yol açabilir. Meselâ kendi etrafında çok hızlı dönen Jüpiter ve Satürn’ün bir gününün yaklaşık 10 saat olduğu, bu sebeple yüzeylerinde doğu-batı doğrultusunda saatte hızı 500 km’ye varan sert rüzgârların estiği bilinmektedir. Bu gezegenlerin atmosferlerinde ve dönme yönlerinde bu şiddetli rüzgârların yol açtığı toz bulutları dünyadan teleskoplarla görülebilmektedir.

Jüpiter’in, Hubble Uzay Teleskopu ile çekilmiş yukarıdaki fotoğrafında görülen siyah nokta, en yakınında dolanan uydusu Io’nun gölgesidir. Jüpiter 10 saatte bir dönüşünü tamamladıkça atmosferini de beraberinde sürükler. Sürüklenen atmosferle doğu-batı doğrultusunda rüzgârlar oluşturulur. Fotoğraftaki koyu ve beyaz sarımlar Jüpiter üzerindeki rüzgârların istikametini göstermektedir.

Ay olmasaydı, Dünya’nın daha hızlı dönmesinden dolayı hava, kara ve denizler arasındaki ısı değişimi daha hızlı olurdu ve yeryüzünde doğu-batı doğrultusunda saatteki hızı yaklaşık 160 km olan kasırgalar eserdi. Bu da başta insan olmak üzere kompleks yapıda olan canlıların yaşamasına sebepler açısından elverişsiz şartların meydana gelmesi demektir. Meselâ konuşma ve dinleme gibi temel beşerî faaliyetler de gerçekleşemeyebilirdi. Bir gün sekiz saat olacağı için başta insan olmak üzere bazı canlıların biyolojik saatleri ile gün saati arasındaki farktan dolayı hayat karmaşık bir vaziyet alacak ve birtakım biyolojik dengesizlikler yavaş yavaş belirecekti. Ay olmasa idi kabarma hâdisesi düşük olacak ve deniz canlıları için uygun bir ortam meydana gelemeyebilecekti.1

Ay, Dünya’nın dönme ekseninin 23,5 derece açıda dengelenmesinde de rol almaktadır. Dünya’nın bu eğikliğinin mevsimlerin meydana gelmesine, eğiklik açısının kutupların ve Ekvator’un dengeli miktarda güneş ışığı almasına vesile olduğu, böylece Dünya’da hayatın devam etmesine uygun iklim şartlarının oluşturulduğu bilinmektedir. 7
Ay’ın Dünya üzerindeki bir başka tesiri de, Güneş’ten gelen ışığı yansıtarak Dünya’nın 0,2 ºC ısınmasına sebep olmasıdır.8 Ayrıca Ay, uzay boşluğunda gezen göktaşlarına karşı bir kalkan vazifesi gördüğünden, yokluğunda Dünya yüzeyine daha fazla göktaşı düşebilirdi.

Uzaydan gelen kozmik ışınların çoğu, Dünya’ya giydirilen manyetik alan tarafından zararsız hâle getirilmektedir. Çok azı da, Dünya’ya ulaşıp atmosferdeki ve yeryüzündeki kimyevî hâdiselerin meydana gelmesinde rol oynamaktadır. Ay olmasaydı, Dünya ile birlikte merkezi de hızlı dönecekti. Dünya’nın merkezinde hızlı dönen sıvı dış çekirdek sebebiyle manyetik alan da daha kuvvetli olacaktı. Bu durumda hem atmosferin yapısında değişiklikler meydana gelecek, hem de bazı bakteriler ve manyetik alanı kullanarak yön bulan deniz kaplumbağaları, som balıkları, yılan balıkları, güvercinler, göçmen kuşlar gibi birçok canlı menfî tesir görecek ve çeşitli ekosistemler bugünkünden çok daha farklı olacaktı.

Bilindiği gibi Ay, Güneş’le birlikte insanlık tarihi boyunca bir takvim olarak kullanılmıştır. Yüce kitabımız Kur’ân’ı Kerîm, “… hem de yılların sayısını ve hesabı bilesiniz …”9 İlâhî beyanıyla Güneş ve Ay’ın bu hizmetine dikkatimizi çeker:

Ay bağlandığı gezegene nispetle bilinen en büyük uydudur (Dünya kütlesinin % 1,23’ü kadar bir kütleye sahiptir)4 ve bu büyüklük daha önce de belirtildiği gibi Dünya’nın hassas dengesinin meydana getirilmesinde veya hayatın yeryüzünde tesis edilmesinde kritik bir öneme sahiptir. Dünya üzerindeki tesirleri incelendiğinde, Ay’ın hayatımız için özel olarak yaratıldığı görülecektir. Ay’ın bu ayrıcalığına yine Kur’ân’ı Kerîm dikkatimizi şöyle çekiyor: “... O, Güneş’i ve Ay’ı da ince birer hesap ölçüsü kıldı…” 10
Netice itibariyle Ay’ın, “Gökyüzünü yükseltip ona bir nizam ve ölçü veren”11 tarafından ince bir hesap ile nice hikmet ve faydalar yüklenerek insanlığın hizmetine sunulduğu anlaşılmaktadır.


Dipnotlar
1. Neil Comins, “What If the Moon Didn’t Exist? Voyages to Earths That Might Have Been”, New York, HarperCollins, 1993
2. Rahmân Sûresi 5. âyet
3. Marcus Chown, “The planet that stalked the Earth”, New Scientist 14 Ağustos 2004 syf. 27-30
4. Paul D. Spudis, “Moon”, World Book Online Reference Center, NASA, 2004
5. Tony Phillips, “What Neil & Buzz Left on the Moon”, Science, NASA 2004
6. Richard Ray, “Ocean Tides and the Earth’s Rotation”, IERS, 2001
7. Paul J. Henney, www.astronomytoday.com
8. John Gribbin, “A Mysterious Monthly Temperature Cycle,” New Scientist, s. 18, 28 Ocak 1995
9. İsrâ Sûresi 12. âyet
10. En’âm Sûresi 96. âyet
11. Rahmân Sûresi 7. âyet

Yıldızların Ölümü

30/6/2007 11:17, 2007

Yıldızların Ölümü
Prof.Dr. Osman ÇAKMAK



Yıldızlar da, insanlar gibi yaratılıyor, büyüyüp gelişme devresinden sonra ölüme gidiyor. Ancak yıldızların büyüklüklerine göre ölümleri farklı şekillerde oluyor.

Güneş’in yapısı ve içinde meydana gelen olaylar ancak bu yüzyılda keşfedilmiştir. Daha önce, nükleer patlama, fisyon (parçalanma), füzyon (kaynaşma) gibi hadiseler açıklığa kavuşmamıştı. İlâhî Kudret’in açık bir tecellisi olarak, Güneş’in, kendisine yüklenen enerji üretme vazifesini nasıl yerine getirdiği bilinmiyordu. Güneş, insanoğlu yaratılmadan önce, milyarlarca yıldır kontrollü, devasa bir ısı ve ışık kaynağı olarak, harikulâde mekanizmasıyla yeryüzünün ve hayatın enerji kaynağı olarak vazifelendirilmişti.

Kırmızı dev

Yaratıcı’nın koyduğu kanun gereği, kapalı bir kapta gaz ısıtıldığında basıncı artar, sıcaklık düştüğünde ise basınç da düşer. Yıldızın merkezindeki milyonlarca derece sıcaklık düşünüldüğünde, burada ne büyük bir basıncın mevcut olduğu tasavvur edilebilir. Dolayısıyla birer sıcak gaz topundan ibaret olan yıldızların büyük kütlesi ve buna bağlı olarak büyük çekim kuvveti düşünüldüğünde, bu kuvvete rağmen yıldızların çökmeden varlığını nasıl sürdürdüğü sorusu zihne gelmektedir.

Yıldıza ömrü boyunca güç sağlayan en önemli tepkime, hidrojenin helyuma dönüştüğü ve bu arada yüksek sıcaklığın açığa çıktığı füzyondur (çekirdek kaynaşması). Bu yüksek sıcaklık, gaz basıncının artmasına sebep olduğundan, yıldızda çökme oluşmaz. Ama kendisine takdir edilen sürenin sonuna gelindiğinde, yakıt azalır. Merkezde hidrojen bitince çekirdekte kaynayıp duran nükleer fırın yavaş yavaş sönmeye başlar. Bu defa kabuk kısmında kalan hidrojenler kullanılır. Kabuğun ısınmasıyla helyum miktarı dış kısımlarda da artmaya başlar. Helyum artışıyla birlikte yıldız şişer. Öyleki yarıçapı yüz kat kadar arttığından yıldız olağanüstü bir büyüklüğe ulaşır ve bir kırmızı dev safhasına gelir. Bu arada çekirdekteki sıcaklık da azalmaya yüz tutmuş ve yaklaşık 10 milyon dereceden aşağı bir seviyeye inmiştir.

Ölüm içinde doğum

Bu faaliyetler sürerken kırmızı dev haline gelen yıldızın çekirdek bölgesinde yeni birtakım faaliyetler başlatılır. Bu ‘yıldızların külü’ diye nitelendireceğimiz helyumun, yeni bir yakıt yerine geçmeye hazırlanmasıdır. Çocuğun doğum zamanı geldiğinde anne karnında görülen ritmik sancılar gibi, hidrojenini yiyip bitirmiş ve âdeta ölmüş yıldızın rahmindeki bu kasılmalar, yeni bir doğumun sancısıdır. Çekirdek büzüşür ve ısınır; sıcaklığı 10 kat artarak yaklaşık 100 milyon dereceye ulaşır. Yıldızın bu sıcaklığa ulaşması yeni bir değişimin hazırlığıdır. Artık helyumun ateş alması için yeterli sıcaklığa ulaşılmıştır. Helyum ateş alır ve üçlü alfa süreci denilen birleşme ile üç helyum çekirdeği kaynaşır. Yaratıcı’nın böyle bir nükleer değişimi oluşturmasıyla, hayat kimyası için sebep vazifesi görecek karbon elementi yaratılmış olur.

Beyaz cüce geliyor

Helyum yanmaya devam ettikçe bir yandan da içe çöküş hızlanır ve sıkışma artar. Yıldızın dış tabakaları uzaya fırlatıldığında beyazımsı bir hal alır. Yıldızın yeni kimliği beyaz cücedir. Beyaz cüce içindeki yakıt yanmaya devam ederek, yüzlerce milyon yıl alan bir süreç sonunda demir haline gelir. Demire dönüşüm süreci tamamlandığında yıldızın ışığı sönmüş, soğuk ve karanlık bir görünüm almıştır ve bu defa bir ‘siyah cüce’ye dönüştürülmüştür. Yıldızda artık, yakıt kalmadığından patlama da sona ermiştir. Nükleer yanma zincirinin sonu, bu safhada özellikle kararlı bir çekirdek yapısını temsil eden demir elementiyle karakterize edilmiştir.

Füzyon sonucu demirden daha ağır elementlerin sentezi, aslında enerjiyi serbest bırakmaktan çok enerji harcayan bir olay olduğundan, yıldız, demir çekirdeğini sentez eder noktaya geldiğinde artık görevi tamamlanmıştır. Yıldızın merkezî bölgeleri ısı enerjisi üretmediğinden, denge kütle-çekim kuvveti yönüne kayar. Yıldızın, yanmasıyla ısı üretemez olan demir çekirdeği bu kütle-çekimi altında büyük bir güç vasıtasıyla sıkıştırılarak atomlar ezilecektir. Kütle-çekimi vasıtasıyla oluşturulan bu büyük güç ile saniyenin binde bir veya ikisi gibi bir süre zarfında dev geri tepme olayı sürerken, yıldız çekirdeği etrafını saran tabakalar, ani, korkunç bir sarsılmayla çekirdeğin üzerine çöker. Saniyede on binlerce kilometre hızla içeri doğru patlayan madde bir elmas duvarından daha sert olan, çok yoğun çekirdekle karşılaşır. Yaratıcı’nın ilim, irade ve kudretinin yeni bir tecellisiyle meydana gelen muazzam şiddetteki çarpışma sonucunda yıldızdan dışarıya dev bir ‘şok’ dalgası yayılır.

Süpernova patlamaları

Yıldızın atomlarındaki elektron ve protonlar çarpıştırılıp nötronlar yaratılırken, bu dönüşüm esnasında yıldızın iç bölgelerinden aniden müthiş bir nötrino çıkışı gözlenir. Bunun neticesi olarak yıldızın çekirdeği dev bir ‘nötron’ topuna dönüştürülür. Şok dalgası ve nötrino darbesi ile yıldızın üst üste tabakalarından dışarıya doğru muazzam miktarda enerji geçişi vuku bulur. Yıldızın bu kadar çok enerjiyi soğurabilecek şekilde yaratılmış olan dış katmanları şiddetli bir nükleer yıkıma uğratılır. Yıldız birkaç gün boyunca on milyar güneş şiddetinde parlama göstererek, bir kaç hafta sonra sönüp gider. Bu bir süpernova patlamasıdır.

‘Süpernova’ deyimi, astronomlar tarafından bir yıldızın patlayarak dağılmasını isimlendirmek için kullanılır. Dev bir yıldız, korkunç bir patlama ile yok edilmekte ve içindeki madde büyük bir hızla dört bir yana dağıtılmaktadır. Süpernova hadisesi; bir güneşten milyarlarca güneşlik parlama ve enerjinin çıkarıldığı, İlâhî Kudret’in sonsuzluğunu belgeleyen en dikkat çekici feza hadiselerinden birisidir.

Bu patlamalarla, Kudreti Sonsuz tarafından maddenin evrende bir noktadan başka noktalara taşınması gerçekleştirilir. Patlama sonucunda dağılan yıldız kalıntıları, kâinatın başka köşelerinde birikerek yeni yıldızların, yıldız sistemlerinin, yani gezegenlerin, asteroidlerin inşasına malzeme teşkil ederek, Yüce Yaratıcı’nın Kuddüs, Hâlık ve diğer birçok isminin tecellilerine ayinedârlık eder. Güneş, Güneş Sistemi içindeki gezegenler ve bu arada elbette bizim Dünya’mız da, bünyelerindeki tabiî elementlere bakıldığında, çok eski zamanlarda gerçekleşmiş bir süpernova patlamasının sonucunda yaratılmış oldukları intibaını vermektedir.

Samanyolu gibi tipik bir gökadada süpernovalar ortalama olarak her yüzyılda iki veya üç kez görülmüş ve bunlar gökbilimciler tarafından kaydedilmiştir. En ünlülerinden biri M.S. 1054’te Müslüman ve Çinli gözlemciler tarafından Yengeç takımyıldızında görülmüştür. Gökyüzündeki Boğa burcunun yakınlarında, aniden çok parlak bir yıldız ortaya çıkmıştır. Yıldızın çok parlak olduğu, ışığının gündüzleri bile kolaylıkla fark edilebildiği, gece ise, neredeyse Ay’dan daha parlak göründüğü rapor edilmiştir.

Asteroid ve göktaşlarının ana malzemesi demirdir. Uzay bu soğumuş saf demirle doludur. Dünya’mızın çekimiyle atmosfere giren ve yeryüzüne düşen göktaşları incelendiğinde, bunların büyük oranda demirden ibaret olduğu görülür.

Kırmızı süper devler

Kütlesi Güneş’in 1,44-5 katı arasında olan büyük yıldızların karbona dönüştürülme süreci tamamlandıktan sonra, yıldızın karbon elementinden ibaret çekirdeğinde sıcaklık öylesine yüksek bir noktaya çıkartılır ki, nükleer potada karbon elementi oksijene dönüşmeye başlar. Bu arada çevrede kabuk kısmında helyumun karbona dönüşümü henüz devam etmektedir. Bu durum kırmızı dev yıldızın dış tabakalarının daha da genişlemesine sebebiyet verir ve ortaya bir kırmızı süper dev çıkar. Çekirdekte sıcaklık artmış, 1 milyar dereceye ulaşmıştır; bu sıcaklık atom kütlesi 12 olan karbonun, atom kütlesi 4 olan helyumla kaynaşıp atom kütlesi 16 olan oksijen çekirdeğine dönüşmesi için yeterli bir sıcaklıktır.

Bir üst elementin yaratılması için gerekli eşik enerji de, o nispette artırılmakta; aynı şekilde, maddenin yok olmasıyla birlikte açığa çıkan enerji de o nispette büyük olmaktadır. Bu işlemlerde öylesine çok enerji açığa çıkartılır ki, sonunda yıldızın dış tabakaları yıldız rüzgârıyla uzaya püskürtülür. Sonunda geride, yıldızın orijinal kütlesinin % 10’unu oluşturan ve genişlemekte olan iyonlaşmış bir gaz kabukla çevrelenmiş karbon çekirdek kalır.

Şimdi daha büyük kütleli bir yıldızı bekleyen akıbeti görelim: Yıldızlar daha çok hidrojenden oluşmuş bir halde yaratılır. Hidrojen ‘yanması’ en verimli nükleer enerji kaynağı olmakla birlikte, tek enerji kaynağı da değildir. Yıldızın merkez sıcaklığı yeterince yüksekse, helyum çekirdeği füzyon sonucu karbona dönüştürülür ve yeni füzyon tepkimeleriyle oksijen, neon ve diğer elementler yaratılır. Her yeni elementle birlikte, açığa çıkartılan enerji azalır. Yakıt giderek daha hızlı tüketilir ve sonunda, yıldızın muhtevası her ay, sonra her gün ve sonra her saat değişmeye başlar. İçi bir soğana benzer; tabakaları, giderek daha hızlı şekil- de sentez edilen, birbirini izleyen kimyasal elementlerden yaratılmış olur. Yıldız öylesine şişirilir ki, bütün Güneş Sistemi’mizden daha büyük olan muazzam bir boyuta ulaştırılır. İşte bu boyuttaki yıldızın yeni kimliği, ‘kırmızı süper dev’dir.

Esrarengiz son: Karadelikler

1,44 sayısı Güneş’in kütlesiyle orantılı olup, bu sınır yıldızların sonlarıyla alâkalı İlâhî takdiri ortaya koyar. Sınırın altındaki yıldızların akıbeti beyaz ve siyah cüce, sınırın üstündekilerin ise süpernova, nötron yıldızı ve daha sonra da bir karadelik şeklinde takdir edilmiştir.

Süpernova patlamasından geriye 10-20 km genişliğinde bir çekirdek kalır. Burada, elektronlarla protonlar birleştirilmiş ve nötron haline getirilmiştir. Yıldız artık bir nötron yumağıdır; yoğunluğu ve çekim gücü olağanüstü boyutlara ulaştırılmıştır. Bunlara nötron yıldızı denir. İçlerinde bir nükleer reaksiyon bulunmadığından herhangi bir ışıma yapamazlar. Boyutları küçültüldüğü için dönüş hızları da artırılmıştır. Bunlara saniyede onlarca, yüzlerce dönüş yaptırılır. Bazılarından düzenli aralıklarla radyo dalgaları çıkar. Bunlara pulsar adı verilir. Pulsarların dönüş periyotları 0,0015 ile 4 saniye arasında değişir.

Hulasa, Güneş gibi küçük yıldızların içindeki termonükleer tepkimeler sebep kılınarak, dış kısımlarına destek sağlanır ve Güneş içine çökmez. Beyaz cücelerde ise bu durum, atom çekirdeklerinden sıyrılan elektronların basıncıyla oluşturulur. Nötron yıldızlarında ise, nötronların basıncı vasıtasıyla çekim gücünün tesiri yok edilir. Fakat süpernova patlamalarından arta kalan eski yıldız kütlesi Güneş’ten birkaç kez büyük olduğunda, bu yıldızın eceli bu safhada gelmiş demektir. Yıldız büzüştürülür ve görevine son verilir. Güneş’ten tam yirmi kez büyük kütleli bir yıldız bir kent kadar küçültülür. Yaratıcı’nın kudretindeki sonsuzluğu, O’nun nelere Kâdir olduğunu ve hakiki tesirin, ne kadar devasa olursa olsun, yaratılmışlara değil bizzat O’na ait olduğunu göstermesi bakımından, bu misâl açık bir delildir. Ezici çekim gücünün 1010 gibi bir değere ulaştığı ve yıldızın mekânzaman sürekliliği içinde evrende yutulduğu dramatik sonun adı da ‘karadelik’ olmaktadır.

Karadeliklere, çevrelerinde gezinen öbür karadelikler de yutturulup, bunların içine Güneş’ten daha büyük yıldızlar, hattâ galaksiler bile çekilebilir. Sonunda bütün kâinata, tek başına kalmış büyük bir karadelik tarafından yutulma gibi bir son takdir edilmiş de olabilir. En doğrusunu Allah (cc) bilir.


<<Önceki Sayfa |1/72|Sonraki Sayfa>>
Sayfa Başı