Mucizevi Tulumbacık: Üzüm

30/6/2007 11:11, 2007

Mucizevi Tulumbacık: Üzüm
Zeliha UĞUR
Üzüm, yetiştiriciliği MÖ 5.000 yılına kadar dayanan bir meyvedir. Asmanın anavatanı, Anadolu ve Kafkasya'yı da içine alan "Küçük Asya"dır.
Üzümün 10 binin üzerinde çeşidi olduğu tahmin edilmektedir. Yurdumuzda 1.200'ün üzerinde üzüm çeşidi vardır. Fakat bunlardan ancak 50-60 kadarı ekonomik değere sahiptir ve geniş çapta yetiştirilmektedir. Ülkemizde en geniş bağ alanına Ege sahiptir. Akdeniz ve Trakya da üzüm yetiştiriciliği bakımından oldukça önemlidir. Güneydoğu Anadolu (Gaziantep) ve Doğu Anadolu?da da (Elazığ, Erzincan, Iğdır) iyi cins üzümler yetiştirilir. Ülkemiz, yılda yaklaşık 3.600.000 ton taze üzüm üretimiyle dünyada beşinci sırada bulunmaktadır.
Üzümün şekli, rengi ve büyüklüğü türüne göre değişir; çekirdekli veya çekirdeksiz cinsleri vardır. Olgun üzüm meyveleri yeşil, sarı veya mor (siyah) olabilir. Memleketimizdeki üzüm çeşitlerinin başında razaki, çavuş, kara, kürt, müşküle, misket, keçi memesi, çekirdeksiz sultaniye ve yapıncak gelir.
Yaş üzümün 100 gramında yaklaşık 15,4 gram karbonhidrat, 1 gram protein, 1 gram yağ, 21 gram fosfor, 0,6 miligram demir, az miktarda diğer bazı elementler, çeşitli vitaminler ve su bulunur; 100 gramının kalori değeri 60'tır.
Üzüm, ihtiva ettiği maddeler sayesinde güzellik iksiri ve gerçek bir beyin gıdasıdır. Öğleden sonra bir salkım üzüm veya taze sıkılmış bir bardak üzüm suyu, vücudun ve bilhassa içindeki glutamik asitten dolayı, beyin hücrelerinin zindeleşmesinde önemli rol oynar. Bir kilo üzüm kalori bakımından 1.150 gram süt, 390 gram et, 300 gram ekmek ve 1.200 gram patatese eşdeğer sayılmaktadır.
Bir şifa kaynağı olan üzüme; aminoasitler, A ve B vitaminleri (B1, B2), potasyum, magnezyum, kalsiyum, silisyum, iyot, çinko, kükürt ve manganez gibi mineraller depolanmıştır. Bu hususiyetiyle üzüm, sanki insan için çok özel bir şifa ve zindelik kaynağı olarak yaratılmıştır. Meselâ üzüm, bağışıklık sisteminin kuvvetlenmesinde, beden ve sinir yorgunluklarının hafifletilmesinde, cildin canlı bir görünüm almasında, alerji ve kireçlenmelerin engellenmesinde çok önemlidir. İçindeki tabiî fruktoz, vücudun harcadığı enerjinin kısa sürede telafi edilmesinde rol oynar. Taşıdığı bioflavonoidlerle C vitaminin aktivitesi artırılır. Üzümü, Kur'ân'da zikredilecek kadar revaçta kılan en önemli şey, kanda oksijen taşınmasında rol oynayan hemoglobin sentezinde gerekli demirin; böbreklerin çalışması ve kalb atışlarının düzenlenmesinde kullanılan potasyumun bünyesine bol miktarda yerleştirilmesidir.
Vitamin ve minerallerin yanı sıra, üzümde yedisi sinir hücreleri için gerekli olan 15 çeşit aminoasit vardır. Zaten bütün canlılarda topu topu 20 kadar aminoasit bulunduğunu düşünürsek, üzümün dengeli beslenmedeki önemi daha iyi anlaşılır. Besinlerin parçalanması sonucunda oluşan veya sigara, alkol ve kirli hava gibi zararlılar (serbest radikaller) kılcal damarların duvarlarına saldırarak bunların tahribatına sebep olur. Bu tahribata karşılık, üzümde bulunan bazı güçlü antioksidanlar (serbest radikalleri tesirsiz hâle getiren maddeler) düşük yoğunluktaki zararlı lipoproteinlerin (LDL) kılcal damarlarda birikmesini engelleyecek hususiyete sahiptirler. Bu konuyla ilgili bir araştırmada iri taneli siyah üzümden (concord) elde edilmiş meyve suyu verilen kişilerde, LDL kolesterolün oksidasyona uğramadığı gözlenmiştir. Üzüm suyunun LDL kolesterol üzerinde diğer anti-kanserojen vitaminlere göre daha fazla tesirde bulunma rolü üstlendiği görülmüştür. Sadece iki hafta süreyle üzüm suyu içen kişilerde LDL kolesterolün daha az oranda oksidasyona uğrayabildiğini belirten araştırmacılar, üzüm suyunun LDL üzerinde daha uzun dönemde daha fazla tesire vesile olabileceğini düşünmektedirler.
Üzümün bünyesindeki magnezyum, insanın bedenen zinde ve diri olmasında rol oynar. Karaciğer hastalıklarının ve kansızlığın tedavisinde ilâçların yanı sıra çok faydası görülen üzüm, ihtiva ettiği meyve asitleri (tartarik, malik, süksinik, fumarik, pirüvik, glikolik asitler) ve lifli yapısından dolayı mideye zarar vermeden böbrek ve bağırsak sisteminin çalışmasının düzenlenmesine, kanın temizlenmesine ve yağların erimesine yardımcı olur. Böylece vücut virüslere karşı dirençli hâle getirilir.
Üzüm yüksek kalorili olmasına karşılık, çok düşük miktarlarda yağ ve protein ihtiva ettiğinden ideal bir diyet gıdasıdır. Ancak üzümdeki besin maddelerinin niteliği ve miktarı, işlenerek elde edilen ürüne bağlı olarak değişir. Yaş üzüm ile karşılaştırıldığında, kuru üzüm ve pekmez, daha az su ihtiva ettiğinden daha yüksek kalorili, demir ve kalsiyum mineralleri bakımından daha zengindir. Fakat kurutma ve sıkılan suyu işleme sırasında özellikle A ve C vitaminlerinde kayıplar meydana gelmektedir.
Üzüm kansere karşı da koruyucu özelliklerle donatılmıştır. Hücrelerin DNA programının çeşitli faktörlerin tesiriyle bozulması sonucunda hücre içi moleküller üzerine tümör oluşumuna izin verebilecek şekilde serbest radikallerin saldırısı, üzüme verilen mükemmel özellik sayesinde durdurulur ve kanser oluşumu engellenir. Diğer yandan üzümün bünyesindeki en önemli maddelerden biri olan 'resveratrol'ün kansere karşı tesirli olma hususiyeti taşıdığı, 1985'li yıllarda Japonya'da başlayan çalışmalarla ortaya konmuştur. Bu madde bitkiler tarafından üretilen fitoaleksin grubu bileşiklerdendir. Resveratrol maddesi, bitkilerin hayvanlar tarafından ısırılması, yaralanması, hastalık yapıcı faktörlere veya aşırı ultraviole ışığa maruz kalması durumunda, bitkinin dayanıklılığını artırmak için sentezlenen bir bileşiktir.
Resveratrol maddesinin dut, yaban mersini ve yer fıstığı gibi yetmişin üzerinde bitki türünde bulunduğu belirlenmiştir. Ancak en iyi kaynağın üzüm olduğu ve en yüksek oranda renkli üzümlerde bulunduğu tespit edilmiştir. Resveratrol daha çok kırmızı-siyah üzümlerin kabuk kısmında bulunur. Bundan dolayı renkli üzümleri yerken kabukların atılması doğru değildir.
ABD'de yapılan bir araştırmada tümör aşılanmış farelere 18 hafta boyunca haftada iki kere 1, 5, 10 veya 25 mikrogram resveratrol veren araştırmacılar tümör oluşumunun resveratrol verilmeyen kontrol grubuna göre önemli ölçüde azaldığını ortaya koymuşlardır.
Yapılan diğer bir araştırmada Amerikalı bilim adamları, siyah üzüm suyunun, kalb hastalıklarına karşı koruyucu ve anti-kanserojen tesir özelliği taşıdığını belirlemiştir. Siyah üzüm suyunda bulunan flavonoidlerin kandaki pıhtılaşmanın önlenmesinde, plazma oranının artmasında ve dolayısıyla, anti-kanserojen maddelerin vücutta tesirli olmasında önemli rol üstlendikleri belirtilmiştir. Flavonoidlerin iki ayrı tesir hususiyeti taşıdığını ifade eden Georgetown Üniversitesi bilim adamlarından Dr. Jane E. Freedman, yirmi kişiye 14 gün boyunca günde iki bardak mor üzüm suyu vermiştir. Daha sonra yapılan testlerde, plazmadaki E vitamini oranının % 13, plazmanın toplam anti-kanserojen kapasitesinin % 50, nitrik asit üretiminin ise % 70 arttığı belirlenmiştir. Ayrıca denemeye alınanlarda kandaki pıhtılaşma oranının da düştüğü ortaya konmuştur.
Üzümü satın alma ve saklama
Bu konuda öncelikle, tabiî olarak yetiştirilmiş üzümleri tercih etmeliyiz. Taze, tıknaz, sert ve parlak renkliler en güzel olanlarıdır. Yeşil üzüm alınıyorsa, hafif sarımsı, kırmızımsı; siyah üzüm alınıyorsa, koyu renkli olmasına dikkat edilmelidir.Üzüm, biraz pudramsı bir görünüşle kendini belli eden bir parlaklıkta olmalıdır. Kurumuş kahverengi saplar, üzümün taze olmadığına işaret eder. Taneler salkımlarından koparılmaya çalışıldığında hemen kopmuyorsa, bu, üzümün kaliteli olduğunu gösterir. Bozuk olan tek tane bile, salkımın kısa sürede tamamen bozulmasına sebep olabilir. Üzümü satın aldıktan sonra kısa sürede tüketmek gerekir. Üzüm mutlaka soğuk ortamda saklanmalıdır. Oda sıcaklığı üzümün yumuşamasına sebep olur. Üzüm salkımları buzdolabının meyve gözünde taze vaziyette 1-2 gün saklanabilir. Yemeden önce dolaptan çıkarılıp bir saat kadar bekletilirse, daha lezzetli olduğu fark edilir.
Üzüm kolay fermente olan bir meyve olduğu için, yemeklerden hemen sonra yenmemesi tavsiye edilir. Her taze meyve suyu gibi, üzüm suyu da sıkılmasını takiben yarım saat içerisinde içilmelidir.
Üzümde insan sağlığı için önemli olan maddelerin bir kısmı, bilhassa çekirdekte de bulunduğu için üzüm çekirdeğinin çiğnenip parçalandıktan sonra yutulması da çok önemlidir.
Her yönüyle şifalı böyle bir şerbet tulumunun, ülkemizde ne kadar bol olduğunu düşünüp şükretmek gerekmez mi?

Küresel Isınma ve Ormanlar

24/6/2007 00:59, 2007

Küresel Isınma ve Ormanlar
Ahmet TARIK

Sel felaketlerinin, açlık ve ölümlere yol açan kuraklıkların, orman yangınlarının, tayfunların ve buzul erimelerinin sayısı ve şiddeti giderek artıyor mu? Eğer böyle bir artış varsa, bunun sebebi nedir?

Maalesef, Sanayi İnkılâbı’ndan sonra başlayan hızlı endüstriyel büyümeye paralel olarak, atmosferdeki karbondioksit ve diğer sera gazı birikimlerinde ve küresel ortalama yeryüzü sıcaklıklarında belirgin bir artış gözlenmektedir. En yeni küresel değerlendirmelere göre, bu sıcaklık artışları, son 150 yıldır yaklaşık 0,4-0,8 °C kadar olmuştur. 1980'li yıllardan sonra bu ısınma daha da belirginleşmiş ve bu dönemin hemen her yılında yüksek sıcaklık rekorları kırılmıştır (Şekil 1). 1998 yılı, küresel ortalamalar açısından, aletli sıcaklık gözlemlerinin yapılmaya başlandığı 1860 yılından beri yaşanan en sıcak yıl olarak kaydedilmiştir. Ortalama yeryüzü sıcaklığında 2100 yılına kadar, 1990 yılına göre 1-3,5 °C arasında bir artış olacağı ve bu artışa bağlı olarak iklimde gözlenen değişikliklerin süreceği tahmin edilmektedir.

Küresel ısınma böyle devam ederse neler olabilir? Tahmin edilen şudur: Kısmen bugün de karşılaşıldığı gibi, kar örtüsünün, kara ve deniz buzullarının erimesiyle deniz seviyesi yükselir, iklim kuşakları yer değiştirir, şiddetli yağışlar, taşkınlar ve seller daha sık meydana gelir, pek çok yer kuraklık ve çölleşmeye maruz kalır, salgın hastalıklar ve tarım zararlıları artar.

Sera gazları ve sera tesiri
Cam veya plâstik örtüyle kapatılarak içerisinde genellikle turfanda sebze ve süs bitkileri yetiştirilen mekâna sera denir. Güneşten gelen ışınlar seraya kolayca girebilir; ancak toprak ve bitki örtüsüne çarptıktan sonra ısı enerjisine dönüşür, ışınların dalga boyları kısalır ve enerjileri azalır. Dolayısıyla bu kısa dalga boyundaki ışınların sera dışına çıkması, cam veya plâstik örtü tarafından engellenir. Bunun sonucunda da, seranın ısınması, güneş enerjisi geldiği sürece artar. Bu hâdise sera tesiri olarak isimlendirilir.

Benzer şekilde, dünyayı çevreleyen atmosfer tabakaları içerisinde bulunan bazı gazlara, yeryüzü için sera tesiri oluşturduklarından, "sera gazları" denir. Bu gazların başlıcaları; karbondioksit, metan, azot oksitler, ozon, kloroflorokarbon ve su buharıdır. Bu gazlar, güneşten gelen ışık enerjisinin (güneş radyasyonu) yeryüzüne kadar gelmesini engellemeyecek veya çok az engelleyecek, fakat bu enerjinin yeryüzüne çarpmasından sonra oluşan kızıl ötesi ısı enerjisi dalgalarının yeniden atmosferin üst katmanlarına doğru ışımasını (yükselmesini) engelleyecek nitelikte yaratılmıştır. Bu gazlarla hem yeryüzünün, hem de yeryüzüne yakın atmosfer tabakalarının ısınması sağlanır (Şekil 2). Yerkürenin etrafını bir manto gibi saran bu gazlar olmasaydı, yapılan tahminlere göre yeryüzü, günümüzdekinden yaklaşık 33oC daha soğuk olacaktı. Atmosfer gazları arasında dünya sıcaklığının yaşanabilir seviyede sabit olarak kalmasını sağlayacak hassas bir denge ve ölçü varken, insan kendi aleyhine bu dengeyi bozacak işler yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Bugün bir tehlike olarak görülen küresel ısınmanın sorumlusu insandır.

Karbondioksit
Karbondioksit, tek başına toplam sera tesirinin % 50'sine sebeptir. Bu gaz, fosil yakıtların

Şekil 1. Küresel yıllık ortalama yüzey sıcaklığı anomalilerinin 1860-1998 dönemindeki değişimleri.

kullanılması, insan, hayvan ve bitkilerin solunumu ve organik maddelerin parçalanmasıyla meydana gelmektedir. Sanayinin gelişmesi atmosferdeki karbondioksit nispetinin çok hızlı bir şekilde artmasına sebep olmuştur. Zira, atmosfere bırakılan karbondioksit miktarının % 80-85'inin fosil yakıtlardan, % 15-20'sinin canlıların solunumundan ve diğer ekolojik devr-i daimlerinden kaynaklandığı bilinmektedir.

Her yıl, insan kaynaklı 3,2 milyar ton (Gt) karbon atmosfere katılmaktadır. Bunda en büyük pay, enerji üretimi için fosil yakıt kullanılmasına ve sanayi üretimine aittir (Tablo 1). Son 150 yıl içerisinde fosil yakıt kullanılması ve çimento üretiminden 265 Gt, arazi kullanım değişikliğinden 124 Gt olmak üzere toplam 389 Gt karbon atmosfere salınmıştır. Bunun 214 Gt'si kara eko-sistemleri ve okyanuslar tarafından geri alınmış, atmosferde 175 Gt karbon fazlalığı ortaya çıkmıştır.

Ormanların önemi
Ormanlar, gerek atmosfere bırakılan sera gazı yayılımlarının azaltılmasında, gerekse atmosferden sera gazı emme yoluyla 'karbon yutağı' oluşturulmasında önemli roller oynamaktadır. Nitekim tortul kayaçlar dışında, karalarda tutulan karbonun yaklaşık % 67'si orman ekosistemlerinde depolanmış durumdadır. Bitki örtüsü tarafından tutulan karbonun % 75'i de ormanlarda depolanmıştır. Ayrıca, çok uzun ömürlü odun ürünleri (ahşap binalar, mobilya vb.) çürüyüp yanmadıkları sürece karbon depoları olarak kalmaktadır.

Bilindiği gibi fotosentez esnasında, atmosferden alınan karbondioksit, karbon ve oksijen moleküllerine ayrılır; sonra karbon, karbonhidratların meydana getirilmesinde kullanılıp kök, gövde, dallar ve yapraklarda depolanırken, oksijen atmosfere bırakılır. Böylece sera gazlarından en önemlisi olan karbondioksit miktarının, atmosferde belli bir dengede tutulması sağlanır. Bunu, sessiz sedasız, hiçbir gürültü çıkarmadan işleyen ve tek bir atık oluşturmayan dev bir fabrikaya benzetebiliriz. Öyle bir fabrika ki, zararlı maddeleri faydalı hale dönüştürüyor. Böylesine faydalı bir fabrikanın veya kaynağın kıymetinin bilindiğini ve korunduğunu söyleyemiyoruz. Günümüzde 3,87 milyar hektar bir alana sahip olan ormanlar, karaların yaklaşık % 30'unu kaplamasına rağmen, 1990-2000 yılları arasında bütün dünyada, yılda ortalama 9,4 milyon hektar orman alanı ortadan kaldırılmıştır. Yani, aynı dönemde, dünya orman alanında, % 2'lik bir azalma meydana gelmiştir. Bu olumsuz gelişmeler sonucunda, bitki örtüsü, toprak ve organik maddelerin karbon dengeleri bozulduğundan, insanoğluna rahmet vesilesi olarak verilen ormanlar, suiistimalimiz yüzünden bir karbondioksit ve felaket kaynağı haline gelmektedir.

Orman eko-sistemleri, odunsu canlı kitlelerin her yıl artması ve dökülen yaprakların toprak karbon deposuna katılmasıyla karbon tutmaktadır. Ağaçlar dikildiklerinde, her yıl emdikleri karbondioksitin büyük bir kısmı, gelişen bitki biyokitlesine gitmektedir. Bu durum, ağacın gelişmesinin ilk 30-40 yıllık döneminde yüksek oranda karbon tutulmasına sebep olmaktadır. Orman eko-sistemi olgunlaştıkça, toprağın organik madde miktarı ve ekosistemdeki toplam solunum (karbondioksit emilmesi) artmaktadır. Eko-sistem tamamıyla olgun hale geldiğinde ise, artık bir karbondioksit yutağı özelliği taşımamaktadır. Bu durumda, atmosferden alınan karbon miktarı, ağaçların biyo-kitlelerinden geri verilene ve toprakta tutulan karbona eşit olmaktadır. Ağaçların olgunluğa ulaşma yaşları, ağaç türü ve iklim bölgelerine göre değişmektedir. Ancak, karbon tutulmasının çok büyük bölümü ilk 60-100 yıl içerisinde gerçekleşmektedir. İyi gelişmiş, 100 yaşındaki bir kayın ağacının, fotosentez için 40 milyon m3 havayı yapraklarıyla emerek, bu hava içerisindeki 1200 m3 karbondioksiti, 6 ton karbon olarak bağladığı da araştırmalarla belirlenmiştir.
Ormanlar, bir ağaç topluluğu olmanın yanı sıra, binlerce yılda yaratılmış toprağıyla, içinde barındırdığı milyonlarca bitki, hayvan ve mikroorganizmayla ve bunların karşılıklı münasebetleriyle bir çevre sistemi ve yaşama birliğidir. İnsan eliyle yok edilen bu sistemin tekrar insan eliyle geri getirilmesi son derece güçtür. Binlerce yıldır, fotosentez, bitki ve topraktaki canlılık faaliyetlerine bağlı olan solunumla, karadaki biyosferle atmosfer arasında sürekli ve dengeli bir karbon akışında hayatî hizmet gören ormanlar, dünyanın akciğerleridir.

Bütün bu bilgilerin ışığı altında, insanlara düşen görev; dünya üzerindeki bitki örtüsünü korumak, orman arazisi göründüğü halde çıplak olan sahaları ağaçlandırmak, mevcut ormanlar üzerindeki insan baskısını azaltmak ve tahrip edilen orman alanlarını ıslah etmek olmalıdır.

Hayatın devamlılığı için devr-i daimler şeklinde yaratılan oksijen, azot, su buharı ve karbondioksit hazinelerinin insanın hırsıyla bozulması tekrar insana pahalı bir maliyetle dönüyor. Bunda doğrudan vebali olmayan milyarlarca insan da zarar görüyor. Daha az tüketimin yapıldığı, dolayısıyla daha az maddenin üretildiği daha sade ve mütevazı bir hayatla bu hassas dengeler eski halini alabilir. Ama bunu öncelikle anlaması gerekenlerin Yaratıcı'ya saygılı insanlar olmaya söz vermeleri ve kendilerini değiştirmeleri gerekiyor. Şu anda üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirsek bile, tahrip edici tesiri daha yüksek olanların böyle bir ruh inkılâbını istemelerini temenni etmekten başka, bugün için elimizden bir şey gelmiyor.



________________

Kaynaklar
- Çepel, N., 2003, Ekolojik Sorunlar ve Çözümleri, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, Ankara.
- Roulet, N.T., Freedman, B., 2003, What Trees Can Do to Reduce Atmosferic CO2, Tree Canada Foundation, Ontario.
- Anonim, 2001, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı İklim Değişikliği Özel İhtisas Komisyonu Raporu, DPT:2532-ÖİK:548, Ankara.
- Food and Agriculture Organization of the United Nations, 2001, Global Forest Resources Assesment 2000, ISSN 0258-6150, FAO Forestry Paper:140.



<<Önceki Sayfa |1/72|Sonraki Sayfa>>
Sayfa Başı