Ruhunu Arayan Bilim (İnsan)
22/6/2007 18:53, 2007
| Ruhunu Arayan Bilim (İnsan) Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ Bugünkü anlayışımız çerçevesinde "bilim"; insanın sistematik metotlarla fizik âlemi anlama ve ondan yararlanma çabası olarak tarif edilebilir. Kâinat'ta hiçbir madde ve hâdisenin sebepsiz meydana gelemeyeceğini kabul eden ve bu yüzden öncelikle "sebep-netice" münasebetini ortaya koymayı esas alan bilim câmiası; bilimi, bilhassa 19. yüzyıldan itibaren "müsbet" (pozitif) nitelemesiyle diğer bilgi kaynaklarından ayırmıştır. Bilim yoluyla insanlık bir yandan varlık âlemini yapı ve fonksiyonlarıyla gerçekliğine daha yakın anlama imkânı bulmuş; diğer yandan da bilimin tabiî bir neticesi olan teknolojiyi kullanarak, beslenme, barınma, korunma, haberleşme ve ulaşım gibi değişmeyen temel ihtiyaçlarını karşılamak için yeni araçlar geliştirmiş, hayat şartlarını iyileştirmiş, çevresini, hattâ fizikî coğrafyayı, örneğine daha önce rastlanmamış şekilde değiştirmiştir. Bilimlerin zamanla evrensel bir dil ve yol hâline gelmesi; Batı'da Rönesans'ı takiben, felsefeden tamamen ayrılıp müstakil disiplin hüviyeti kazanmalarıyla, araştırma, düşünme ve ifade metotlarının, ortak çalışma standart ve terminolojilerinin gelişmesiyle mümkün olmuştur. Ancak, Batı'da ve daha sonra dünya genelinde bilime seküler bir vasıf atfedilmesiyle, kâinatın, hayatın ve insanın varoluş mânâsı ve nihaî gâyesi, dolayısıyla metafizikî değeri (bilhassa bilim müesseselerinde) araştırma, hattâ düşünme konularından dışlanmıştır. Batı zihniyeti bunu bilimin faaliyet sahası içinde kabul etmemiş, bilime misyon olarak sadece "olan"ı ortaya koymayı göstermiştir; fakat bilim camiası zaman içinde, "olması gereken" konusunda da hüküm verme gibi kötü bir alışkanlık edinmiştir. "Varlıkların ve hâdiselerin hikmeti" gibi konular dinin veya felsefenin sahasında konuşulma şartına bağlanmış; ancak, insanların bunlara ilgi göstermesi karşısında, zaman zaman bilim adına saygısız çıkışlar da yapılmıştır. Zamanla "Bilim herşeydir!" şeklinde bir anlayış yaygınlaşınca, bilimin ilgisi dışında kalan konular da neredeyse "hiçbir şey" veya "önemsiz şey" olarak algılanır olmuştur. Dolayısıyla bugünkü durum açısından baktığımızda, üniversite öğrenimi de dahil olmak üzere, bilimle veya onun sonuçlarıyla şu veya bu şekilde, bir müessese seviyesinde iştigal edenlerin seküler kavram ve hükümlerden oluşan bir zihin altyapısına sahip olması istenir ve hangi disiplinde çalışılırsa çalışılsın (pozitif veya beşerî bilimler sahasında), bilim faaliyeti ve bunun gerektirdiği metotlar bu temel üzerinde tatbik edilir. Bilim faaliyetinin metodu Tarihî süreçte, önce insanlığın ve Peygamberliğin beşiği Mezopotamya'da, daha sonra Orta Asya ve Endülüs'te, son olarak da Batı Avrupa'da fizikî dünya hakkında daha fazla bilgi elde etme ve bunu insan hayatını kolaylaştırmada kullanma çabalarıyla gelişen ve bugün artık evrensel nitelik kazanmış olan sözkonusu metotlar; gözlem, tecrübî gözlem, deney, ölçme, istatistik, uluslararası standartlarda ifade, genelleme, teori kurma, yanlışlama ve diğer süreçleri içine almıştır. Kâinat, hayat ve insan hakkında bilgi elde etmek için başvurulacak yegâne yol bu değildir tabiî ki. Dahası, bilginin gerçek kaynağı; bilimlere konu olan her şeyi, yani bütün varlık âlemini ve burada geçerli kanunları yaratan, Âlim, Kadir ve Hakim olan Allah'tır. Zâtı ile aramıza ince bir sebepler perdesi koyan ve bütün icraatını bu perde üzerinde gösteren Âlemler'in Rabbi, Kâinat'ı insana musahhar kılmış, ona tecessüs hissi, şuur, akıl ve muhakeme vermiş, insanlar arasından seçerek gönderdiği Nebîlerle bizi en önemli ve hayatî bilgi ile irtibatlandırmış, sürekli tefekküre ve aklımızı kullanmaya davet etmiştir. Neticede, bugün gelinen nokta itibariyle, hem fıtrî tecessüs duygusunu tatmin etme, hem Allah'ın nimetlerinden istifade etme, hem de "hakikat" bilgisine, daha doğrusu Marifetullah'a ulaşma vesilelerinden birisi de, her zaman tenkide ve yenilenmeye açık olan, "modern bilim" adlı insanî çabanın metotları olmuştur. Gözlem Gözleme konu olan madde ve hâdise hakkında sağlıklı bilgi elde edilebilmesi, ve bunun diğer gözlemlerin neticeleriyle karşılaştırılabilmesi için, belli standartlara uyulması gerekir. Burada gözlem sırasındaki fizikî ölçülerin (mesafe, zaman, hava şartları, gözlem cihazlarının hususiyeti ve hassasiyeti vs) kaydedilmesi; sonucun doğru değerlendirilmesi ve diğer çalışmalarla sağlıklı mukayesesi açısından önemlidir. Gözlem, meselâ gök cisimlerinin gözlenmesi veya savanada bir arslan ailesinin hayatının takip edilmesi "pasif" ve "objektif" bir çalışma gibi görünse de, işin içine insan unsuru girdiğinden, gözlem süresi, gözlemcinin tecrübesi, dikkati, duyu organlarının hassasiyeti, çalışma amacı (niyeti, hattâ şuuraltı), alınan sonuç açısından önem taşır, ve teorik olarak aynı şartlardaki bir gözlem için farklı gözlemcilerden farklı sonuçlar gelebilir. Kısacası, gözlemci gözlediği ve ölçtüğü olayların ayrılmaz bir parçasıdır. Einstein bu konuda: "Algılayan kimseden bağımsız bir dış âleme inanma bütün tabiat bilimlerinin temelini oluşturur. Bununla beraber sadece duyular yoluyla algı, bu dış âlemden dolaylı bir şekilde bilgi sağladığından, biz fizikî gerçeği ancak tartışmalı (aklî) yollarla kavrayabiliriz. Bunun sonucu olarak da, fizikî gerçek hakkındaki bilgilerimiz asla nihaî olamaz." der. Bir başka deyişle, gözlenen nesnenin veya sürecin iç gerçekliğine ve çevresiyle olan münasebetlerine aslında hiçbir zaman tam olarak nüfuz edilemez. Bu durum, sözgelimi bir bölgede geyiklerin büyüme periyodunu veya hastalanma sebebini anlamaya çalışırken, tek tek herbir geyiği yakalayıp künye takma, muayene etme, fizyolojik özelliklerini kaydetme, sonra tabiî hayat ortamına bırakma ve belli zamanlarda aynı hayvanları tekrar bulup kontrol etme gibi çalışmaları ihtiva eden "tecrübî gözlem" için de sözkonusudur. Yani, bir bilgi elde etme yolu olarak gözlemin gücünün, keyfiyetinin ve kemmiyetinin de bir sınırı vardır. Gözlem ve deneylerde standart sapma ve hata paylarının belirlenmesi bu yüzden bilim faaliyetinin bir yanını teşkil eder. Deney, ölçüm ve evrensel ifade Deney, yapan kişinin aktif (ve bir bakıma daha belirleyici bir unsur) olarak katıldığı bir bilim çalışması olduğundan, gözlem için sözkonusu olan rezervler bunun için de -hem de daha büyük ölçüde- geçerlidir. Deney ortamı ve şartları, ayrıca baştan sona bütün bir deney her zaman tam mânâsıyla kontrol altında olmayabilir; gözden kaçan müessir faktörler olabilir. Gözlem gibi deneyin de az hata ile gerçekleştirilmesi, ve evrensel bir ifade diline dökülmesi; standart ölçümlere, matematiğe ve ortak terminolojiye ne ölçüde yer verildiğine bağlıdır. En yakın çevreden dünya ölçeğine kadar, diğerleriyle paylaşılmayan bir bilim faaliyetinin sonuçları yeni ve daha orijinal çalışmalara ilham verme şansı bulamaz (bilim insanlığın ortak değeridir). Dolayısıyla bir bilimin gelişme ve olgunluk seviyesi de, genellikle o bilimin standart ölçme tekniklerini ve matematiği kullanma, sonra bunu uluslararası ölçekte ifade etme gücüyle değerlendirilir. En genel anlamda ölçüm; bazı kaidelere uygun olarak nesne ve olaylara sayılar vermektir. Ancak, bu sayıların o nesneleri bütün olarak değil de bazı özellikleri bakımından temsil ettiği unutulmamalıdır. Gözlem ve deney sırasında tutulan kayıtlar, özellikle bilgileri belli sistematik sınırlar içine alan, ve kıyaslamalar için ortak anlam ifade eden değerler hâline dönüştüren matematikî ölçmeler, istatistikî analize izin verir; dolayısıyla sınıflama ve genelleme yapma imkânı hazırlar. Genelleme ve tümevarım Fizikî âlemdeki madde ve süreçleri tanıma, tarif etme ve genel-geçerliliklerini anlamada kolaylık sağlaması açısından "sınıflama" ve "genelleme" önemli şematik adımları oluşturur. Bunun ardından madde ve hâdiselerin müstakil olarak ele alınıp analiz edilmesi safhası gelir ki, bu, genel kanunlara ulaşma, bütün Kâinat'ta geçerli olan "sistem" prensibini keşfetme, böylece şumullü bir âlem bilgisine sahip olmanın sağlıklı yolunu teşkil eder. Aristo'nun Orta Çağ boyunca Avrupa ve İslâm dünyasına hâkim olan tümdengelim (dedüksiyon) mantığı, yerini, bu yeni anlayışa, yani tümevarım (endüksiyon) metoduna terketmiştir. Tümevarım, tabiatı ve kâinatı anlamaya çalışırken, vak'aları müstakilen ele almayı ve böylece belli bir senteze ulaşmayı (tüm hakkında fikir sahibi olmayı) esas alan analitik bir yaklaşımdır; parçadan bütüne, özelden genele gidiştir. Bilhassa tabiat bilimlerinde genellemeler tümevarım metoduyla her varlık ve hâdisenin tek tek incelenmesini, ve genel hükme uyup uymadığının test edilmesini gerektirdiğinden, günümüze kadar büyük ilerlemeler kaydedilmiştir (meselâ, tek tek metallerin denenmesinden sonra keşfedilen "bütün metaller ısıtılınca genleşir" prensibi). Ancak bu genellemelerin kesin, sonuna kadar doğrulanabilir önermeler olduğu görüşü, Popper'den beri güvenilirliğini kaybetmiştir. Popper'e göre bilimsel teorilerin doğrulanmaları, onların ispatlandıkları mânâsına gelmez. Çünkü önemli olan, bir teorinin doğrulanabilir olması ve doğrulanması değil, yanlışlanabilir olup olmadığıdır. Herhangi bir bilgi veya teori yanlışlanmaya açık değilse, yani sınama yapılamayacak özellikteyse bu bilimsel bir teori değildir. Meselâ, jeolojik zaman ölçeğinde gerçekleşen biyolojik bir hâdise olarak kabul edilen "evrim" deney ve gözlem sürecine girmez. Dolayısıyla tabiî bilimler açısından bir ispatı da yoktur. Fakat daha da önemlisi, evrim teorisi bilimsel bir teori değildir. Çünkü bu teorinin olduğunu ileri sürdüğü hâdisenin aksini ispat etmek mümkün değildir; bize aksini ispat etme şansı veya imkânı vermeyen (aksi ispat edilemeyen değil), vermeyecek şekilde kurulmuş olan bir teori bilimsel nitelik taşımamaktadır. Aynı durum, marksist teori ile psikanaliz için de geçerlidir. Bilimsel bilgi; insanlığın üzerinde birleştiği ortak bir değer olarak kabul edildiğinden, bilimin, daha doğrusu bilim adamının tarafsızlığı, fizikî âlemdeki madde ve hâdiselerin her türlü şahsî ve sübjektif hükmün ötesinde ve oldukları gibi algılanmaları gerektiği anlamını taşır. Tarafsızlık, bir anlamda şüpheci bir yaklaşımla gerçeği aramaya, fakat sonucu da mümkün olduğunca şüphe götürmeyecek tarzda bulmaya çalışırken, takınılan dürüst tavırdır. Yine de, bazı bilim dallarında, en azından zaman zaman, mutlak anlamda tarafsız kalınamayacağı, istek ve duygular kadar dünya görüşünün de seçici olabileceği ve çalışmaları etkileyebileceği unutulmamalıdır. Günlük hayatta olduğu gibi bilim faaliyetinde de çevrede olup biten her şey değil, ancak bazı şeyler algılanır ve gözlenir. Böyle olunca, bilimde tarafsızlık mutlak değil, sınırlı, özel anlamda, hattâ bazen tartışmaya açık kabul edilir. İnsanın çelişkisi Bilimlere konu olan, ve bu yüzden her hâliyle Yaratıcı'sını anlatan, O'na giden yolu gösteren bu âlem karşısında insanın durumu iki yönlü bir hususiyet arz eder. İnsan Âlem'in büyüklüğü yanında ihmâl edilebilecek kadar küçük bir gezegen üzerinde yaratılmıştır. Zayıf bir misafirdir. Gücünü kabul ettirebileceği daire çok küçüktür. Fakat diğer yandan Yaratıcısı bütün Kâniat'ı onun hizmetine vermiş, yaşadığı gezegeni ve tabiatı dışarıdan gelecek tehlikelere karşı peşinen korumuştur. Ona, Âlem hakkında düşünecek, anlayacak, yaşamak için yararlanacak akıl ve kuvvet vermiştir (daha doğrusu her an vermektedir). Emrine canlı-cansız yaratıkları, kanunları âmâde kılmıştır. Yukarıda da değinildiği gibi, insanlık bütün bu faaliyetleri giderek sistematik ve ölçülü şekilde yapar hâle gelmiş, büyük keşiflerde bulunmuş, açık veya saklı nimetleri keşfederek daha elverişli maddî hayat şartları oluşturmuş, ve bütün bu yaptıklarına da bir isim vermiştir; "bilim". Fakat, zayıf bir mahlûk olmasına rağmen, kendisine verilmiş istidatları, büyük kısmı itibariyle faydasına olan yukarıdaki gelişmeleri, elde ettiği başarıları ve bunlarla gelen gücü zaman içinde her mânâda kendi eseri olarak değerlendirip beden ve aklını putlaştırmıştır. Daha sonra da her şeyi bilime vererek, onu, zaaflarla mâlûl bir faaliyet olmasına rağmen kendisinden ayrı, metafizikî mânâda da Âlemlerin Rabbi'nden bağımsız görmeye başlamış, hattâ bilimi her konuda hüküm verebilen insanüstü şuurlu bir varlık, bilginin tek kaynağı, ve metotlarıyla birlikte bir "kutsal" olarak kabul etmeye başlamıştır. (Halbuki, nasıl bilimlere konu olan bütün bir Kâinat, içindeki insan ile birlikte Hayy, Kayyum, Fâtır ve Müdebbir olan Hâlık-ı Zülcelâl tarafından yaratılmış ise ve insana ait değilse, nasıl bilginin ve bütün ilimlerin tek kaynağı Âlim olan Zât-ı Zûlcelâl ise; pozitif ve doğru bilginin üretilmesi, geliştirilmesi ve sistemleştirilmesi de Kerîm, Rahîm, Hakîm, Âdil, ve Müsebbibü'l-esbab olan O'nun nimetlerindendir.) Bu büyük nankörlük ve isyan, toplumların mânevî değerlerini sarsan, dokusunu bozan büyük zihnî hercümerçlere ve dinsizlik cereyanlarına, dolayısıyla bilimin insanlığa karşı zaman zaman ölçüsüzce, hattâ zararlı bir silah gibi kullanılmasına, sonuçta da iki dünya savaşına, ve bugüne değin süregelen zulümlere, çatışmalara yolaçmıştır. Meselâ, Darwin'den itibaren "evrim" teorisyenleri canlı türlerinin tabiattaki durumunu sıkça başvurdukları "tabiî seleksiyon yoluyla evrim" ön kabulüne göre yorumlamışlardı. Ancak, tabiî seleksiyonun deterministik olarak düşünülmesi doğru değildi. Gerçeklik payı vardı; fakat daima geçerli olan temel bir kanun değildi. Hangi tür veya türün hangi ferdi için hangi şartlarda "zayıf" sıfatı kullanılacağı; "zayıflığın" ölçüsünün ne olduğu; tabiat sisteminde farklı fonksiyonlar görmek üzere farklı yapı ve kapasitelerde yaratılmış türler, hattâ bazı fertler için bile zayıflık ölçülerinin aynı olmayacağı düşünülmemişti. Tabiî seleksiyon saplantısının insan fertlerine teşmil edilmesi ise, vicdansız ve vahşî uygulamaları doğuracaktı. Dolayısıyla, görünüşte câzip, fakat elmalarla armutların karıştırıldığı kaba ve toptancı bir "tabiî seleksiyon" mekânizmasıydı ortaya atılan. Bu zalimce düşünce Hitler ve Mussolini gibi diktatörlerin, insanlar üzerinde atom bombasını ve diğer kitle imha silahlarını kullanan ve nükleer denemeler yapan devletlerin anlayışına uygun olduğundan, milyonlarca insan haksız yere öldürüldü ve bugüne kadar yapılan benzer kıyımlara kapı açtı. Bilim faaliyetini inkâr ve isyanına malzeme yapan, ve böylece insanlığın ahlâkını da tehdit eden bir câmianın, tabiatı sadece mücadele arenası gibi görmesi de, bir başka ifratçı yaklaşımdı. (Bu ifrat, bütünlük düşüncesinden mahrum Batı felsefesi tarihinde sürekli tekrarlanan bir hataydı.) Halbuki, tabiata her yönüyle duyduğumuz hayranlık onun ne kadar güzel yaratılıp yaşatıldığını gösterir. Tabiat, kendi içinde bütün cüzleriyle mükemmelen işleyen, dayanışma ve yardımlaşma (tevhid ve bütünlük) hakikatinin esas rolü oynadığı bir sistem olduğu için, bize kalbî ve estetik açıdan ilham veren, dünya üzerinde kurduğumuz fizikî ve beşerî sistemler açısından da taklit etmeye çalıştığımız bir tablo çizer nazarlarımıza. Milyonlarca farklı tür, sayıya gelmeyen canlı fert farklı coğrafya ve enlemlerdeki farklı ekosistemlerde hayatiyetini sürdürür. Hepsi dakîk işleyen sistemin, küçüklü büyüklü birer çarkı gibidir. İşte bu süreçte rol oynayan makro ve mikro biyolojik mekânizmaları keşfetmek, derinlemesine analiz etmek ancak bilim ve teknolojideki gelişmeler sonucu yirminci yüzyılda mümkün olmuştur. Fakat bu keşif, inkârın katılaştırdığı bilim câmiasına metafizik bir heyecan vermemiş, bu yüzden birçok durumda suiistimal edilmiştir. Bu suiistimali yapmaya alışan bilhassa Batı dünyasının kendi eliyle kendisine ve bütün dünyaya verdiği zararın ağır bir bedeli olmuştur ne yazık ki! Fakat zaman içinde, bundan küçük de olsa çıkarttığı dersi de kısa zamanda unutmuş, yine haksız yere kan dökmüş, dökülmesine seyirci kalmış, tam bir cahiliye taassubuyla hareket etmiş, insana ve çevreye tesirini uzun vadede gösterecek kronik kötülükleri üretmekten de kendisini alıkoyamamıştır. İnsanlık, bu ve gelecekteki muhtemel tablolar karşısında uzun uzun düşünmeye davet edilmeli, iftiharı olan Hz. Peygamber (sas) Efendimiz, ve Rabbimizin Yüce Beyanı ile bir şekilde tanıştırılmalıdır. Âlemlerin Yaratıcısı'nın ve gerçek Sahibi'nin Kelâm'ını keşfetmeli, bu Beyan'da yaratılış mucizesini ve kendi küçüklüğünü görmeli, hayatın ve insan olmanın maddî-mânevî denge şartlarını anlamalı, Rabb'e karşı mücadele veren bir hasım, kendisine ve Kâinat'a zarar veren bir zalim olma hatasından da bir an önce dönmelidir. Bu konunun hayatî önemine inanan her insan, diğer hiçbir meselenin Hakk'ın nazarında kıymeti olmadığını unutmadan, bu âcil durumun gerektirdiği sorumluluk şuuruyla hareket etmelidir. Fiilî ve kavlî dualarımız da bunun için olmalıdır. |
(0) Baglanti
Gerçek İlim İnsanları O'nu Tasdik Ediyor
22/6/2007 18:45, 2007
| Gerçek İlim İnsanları O'nu Tasdik Ediyor Ahmet ESER Ogün Mehmet Bey, liseye giden oğlu Ömer’in eve her zamankinden farklı geldiğini görmüştü. Ömer yemek yerken, konuşurken dalıp gidiyordu. ‘Acaba dersleri mi kötüye gidiyor, birileriyle kavga mı etti, yoksa gençliğinden kaynaklanan bazı problemleri mi var?’ gibi evhamlar Mehmet Bey’in zihnini kurcalıyordu. Mehmet Bey, oğlunu bir köşeye çekip onunla bir arkadaş gibi konuşmaya karar verdi: “Bugün çok dalgın görünüyorsun, benimle konuşmak istediğin bir problemin mi var?” Ömer, babasına; “Baba, sen kâinatta her şey kendi diliyle Allah’ın varlığına şehadet eder demiştin, değil mi?” dedi. Mehmet Bey, Ömer’in ne diyeceğini merak ederek ‘Evet’ dedi. Ömer bunun üzerine babasına; “Ama biyoloji hocamız bilim adamlarının Allah’a inanmadığını, yaratılış yerine inançsızlığı savunan evrim teorisine destek verdiklerini söyledi.” dedi. Mehmet Bey, oğluna duvardaki resmi göstererek; “Oğlum, biri sana ‘bir yerde durmakta olan kutu kutu boyalar, rüzgâr ve fırtına gibi tabiî hâdiselerle tesadüfen tuvalin üzerine aktı, bu hâdise milyarlarca sene sürdü ve bu resim bunların neticesinde oluştu.’ dese buna inanır mısın?” Ömer: “Ne inanması baba, bunu söyleyene ancak gülerim ve benimle dalga geçtiğini düşünürüm.” diye cevap verdi. Mehmet Bey, devam etti: “Duvardaki resimden daha güzel olan tabiat ve içindeki sanat harikası canlıların tesadüfen oluştuğunu söyleyenler, bundan daha gülünç bir iddiada bulunmuyorlar mı?” Kendini hem din, hem de fen ilimlerinde iyi yetiştiren Mehmet Bey, oğluna bir yandan kâinattaki nizamı anlattı, bir yandan da vicdan sahibi her mütefekkirin O’nun varlığına şehâdet edeceğini söyledi. Bunun için Ömer’in lise derslerinden tanımış olabileceğini düşündüğü ünlü bilim insanlarından misâller getirmeye başladı: - Oğlum, mikrobiyolojinin babası kabul edilen, abiyogenez safsatasını yaptığı ünlü deneyle çürüten, pastörizasyonu ilk defa uygulayan Fransız ilim adamı Louis Pasteur: ‘İlimsizlik insanı Allah’tan uzaklaştırır; ilim, insanı O’na yaklaştırır.’; ‘Tabiî ilimlere ne kadar fazla çalışırsam, Yaratıcı’nın sanatlarına olan hayranlığım o derece artıyor.’ demiştir. Abiyogenezin ne olduğunu anlamayan Ömer: - Babacığım abiyogenez nedir? - Abiyogenez, geçmişte canlıların cansız maddelerden kendiliğinden oluştuğunu iddia eden bir safsataydı. Hattâ bu insanlar Allah’ı inkâr etmek için o kadar komik duruma düşüyorlardı ki, farelerin kirli çamaşırlardan, ördeklerin ağaçların suya değen kısımlarından, sivrisineklerin ve kurbağaların bataklık çamurundan tesadüfen oluştuklarını savunuyorlardı. İnkâr o zaman da kendine ilmî bir zemin arıyordu senin anlayacağın. Mehmet Bey örneklerine devam etti: - Gelmiş geçmiş en büyük teorik fizikçilerden biri kabul edilen ve Kayyum olan Allah’ın koyduğu genel çekim kanununu bulan Isaac Newton: “Güneş, gezegenler ve kuyrukluyıldızlardan meydana gelmiş bu hârikulâde sistem, ancak Mâhir ve Kadîr bir Zât’ın hâkimiyetinden kaynaklanabilir.” itirafında bulunur.1 Ömer de arada bir gökyüzüne bakar, gezegenlerin, Ay’ın ve yıldızların düzenli ve âhenkli işleyişinin tesiri altında kalır, bunların sahipsiz olamayacağını düşünürdü. Babası konuşmaya devam ediyordu. - Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) eski yöneticilerinden Dr. Wernher von Braun: “Yaratıcı olmadan hiçbir şeyin oluşması düşünülemez. Etrafımızda Yaratıcı’nın ilâhî plânının âşikâr tezahürlerini fark edebiliyoruz. Kâinattaki engin sırlar, sadece bizim Kâinatın Yaratıcısı’na olan imanımızı destekler.”2 diyerek, imanın bir çeşit intisap (bağlanma) olduğunu, delillerin ise bir menfez veya bir süpürge gibi sadece vehimleri süpürmeye yaradığını belirtmiştir. Ömer de aynı hisleri taşıyor, O’nu vicdanında hissediyordu. Allah’ın varlığını gösteren deliller ise sadece O’nu daha çok tanımasına ve O’na olan sevgisinin artmasına vesile oluyordu. Babasına kulak vermeye devam etti: - Fizik dalında 1921’de Nobel Mükâfatı kazanan ve İzafiyet Teorisi’ni geliştiren Albert Einstein: “Kâinatla ilgili en anlaşılması zor olan şey, her şeyin anlaşılabilir olmasıdır.” ve “Dinsiz ilim topal; ilimsiz din kördür.” diyerek, din ve fen bilimlerinin birbirleriyle çelişmediğini, aksine biri olmadan diğerinin eksik kalacağını vurgulamıştır. Babası konuştukça Ömer’in hayreti artıyordu, Einstein’ı çokça duymuştu; ama onun bu sözleri sarfettiğinden hiç mi hiç haberi yoktu. Aklından bu düşünceleri geçirirken Mehmet Bey örnek vermeye devam ediyordu. - Ünlü fizikçi Kelvin: “Akıl ve merhametin çok açık görüldüğü yaratılışın karşı konulamaz derecede kuvvetli delilleri her tarafımızı kuşatmış durumdadır.” diyerek şiddet-i zuhurundan gizli (şiddetli ışığından dolayı ışık kaynağının görülmemesi) olan Zât’a şehadet etmiştir. Kimya dalında iki defa Nobel Mükâfatı alan Ilya Prigogine: “Organik yapıların ve âhenkli çalışan sistemlerin kaza eseri oluşmasının istatistikî ihtimali sıfırdır.” demiş ve her şeyi tesadüflere veren pozitivistlerin aslında ne kadar akıldan uzak iddialarda bulunduklarını belirtmiştir.3 Mehmet Bey bir başka misâle geçti: - Oksijen elementinin nükleer enerji seviyesinin bütün karbonun oksijene dönüşmesinin engellenmesi ve de hayatın bekâsı adına yeterli miktarda oksijen üretilmesi için en mükemmel seviyede olduğunu keşfeden Fred Hoyle: “Kimyanın ve biyolojinin kanunlarını vazeden Zât, aynı zamanda fiziğin kanunlarını da vazetmiştir.” diyerek şaşkınlığını dile getirmiştir.4 Matematik, astronomi ve jeoloji gibi bilim dallarında yine İsveç Kraliyet Bilim Akademisi tarafından verilen -Nobel’e eşdeğer- Crawford Mükâfatı’nı kazanan Alan Sandage: “Kâinattaki bu muhteşem düzenin kaos neticesi oluşması imkânsızdır. Varoluş mu’cizesini ancak O’nun varlığıyla açıklayabiliriz.” demiş ve kâinattaki âhengin bir sanat eseri olduğunu itiraf etmiştir.5 Ömer’in en sevdiği bilimlerden biri de astronomi idi. Meşhur bir astronomun kendi hislerine tercüman olması onu sevindirmişti. Mehmet Bey bir taraftan konuşmaya devam ediyordu: - Yine fizik sahasında Nobel alan Arno Penzias: “Astronomi bize şunu göstermiştir: Kâinat, hiçbir şey olmadan yaratılan, hayatın devamı için gerekli şartların sağlanması adına çok hassas bir dengeye sahip, her hâdisenin Allah tarafından, plânlı şekilde cereyan ettirildiği bir yerdir.”6 demiştir. Ömer’in zihninde yeni bir soru belirmişti. Peki bunca gerçek varken, neden bazı insanlar ilmî hakikatleri çarpıtma yoluna gidiyordu? Mehmet Bey oğluna şöyle cevap verdi: - Bir zamanlar ateist olan felsefe profesörü Anthony Flew: “Sadece bir hücrenin, Britannica Ansiklopedisi’nin bütün ciltlerinden daha fazla bilgi ihtiva etmesini evrim asla açıklayamaz.” diyerek Kâinatın Hâlıkı’nı inkâr etmek için ortaya atılan evrim fikrinin nasıl çelişkili olduğunu anlatmıştır. Aslında evrim safsatasının niçin ortaya atıldığını, Londra’daki ünlü İngiliz Tabiat Tarihi Müzesi’nden fosilbilimci (paleontolog) ve eski bir evrimci olan Dr. Collin Patterson bir hatırasında belirtmektedir: “Bir sabah kalktığımda şunu düşündüm: 20 senedir evrim üzerinde çalışıyorum; fakat bu teoriyle ilgili bir hakikat ifade eden hiçbir şey bilmiyorum. Ya ben de bir problem var veya bu teoride. Benim hiçbir problemim yok... Bir gün evrimciler arasında saygın bir yeri olan Chicago Üniversitesi’nde düzenlenen Evrim Morfolojisi Semineri’nde; ‘Evrim hakkında herhangi bir şey bileniniz var mı? Herhangi bir şey? Gerçekten doğru olduğunu düşündüğünüz herhangi bir şey?’ diye sorduğumda uzunca bir müddet cevap alamadım. Nihayet biri kalkıp ‘Ben bir şey biliyorum: Bu teori okullarda okutulmalı.’ dedi.”7 Bu sözler Ömer’e çok tesir etmişti. Bazı insanların, çok sevdiği Rabb’ini inkâr etmek ve başkalarının kafasını karıştırmak için kasıtlı olarak ilmî hakikatleri saptırmış olabileceği doğrusu hiç mi hiç aklına gelmemişti. Mehmet Bey devam etti: - 20. asrın teorik fizik alanında deha isimlerinden olan James Jeans’ın kâinatın yaratılması ile ilgili düşüncesi şu şekildedir: “Sadece küre-i arzın, (tesadüflerle) şu andaki şeklini alması için, yeryüzündeki kumların tamamını elinize alın ve bunları saçın. Bunların birinin Güneş, diğerinin yeryüzü, bunun gibi, her birinin yeryüzünü teşkil eden nesnelerden biri olarak yerli yerine gidip oturması hangi nispette mümkünse, yeryüzünün şu andaki şeklini alması da, ihtimal hesapları dahilinde o nispette mümkündür.”8 Pakistanlı Dr. İnayetullah Maşrıki (bazı kaynaklarda bu isim ‘İn’âmullah’ olarak verilmektedir), James Jeans ile yaşadığı bir hatırasını şu şekilde anlatmaktadır: “Sir James Jeans bana yerin yaratılışını, hayata müsait hâle getirilişini anlattı. Allah’ın tasarruflarından söz ederken coşuyor, kendinden geçiyordu. Nebülozlardan bahsetti; bu geniş âlemde nasıl bir iradeye râm olduklarını, mekânın genişlemesini, Allah’ın bütün bu olup bitenlerdeki tasarruflarını izah etti. Bu şekilde kâh büyük âlemdeki (makrokosmos), kâh küçük âlemdeki (mikrokosmos) hakikatleri anlatırken, sanki, ‘İleride onlara dış âlemde ve kendi nefislerinde âyetlerimizi peyderpey göstereceğiz. O zaman hak ve hakikatin ne demek olduğunu anlayacaklar.’ (Fussılet, 41/53) âyetinin mânâsı tecelli ediyordu. Bir aralık öylesine doldu ki, ‘İn’âmullah, hayret ediyorum’ dedi ve ekledi: ‘İnsan ilim yapar, şu fezâ-i ıtlakı öğrenir, derinlemesine insanın içine girer, şu teşrihata vâkıf olur da, nasıl Allah’a inanmaz, hayret ediyorum!’ Taşı tam gediğine koyacağım ânı yakalamıştım. ‘Üstad’ dedim, ‘Müsaade eder misin?’ ‘Buyur’ dedi. Şunu söyledim: “Kur’ân’da bir âyet var. Rasûlüllah’a Allah şöyle diyor: ‘İnnemâ yahşallâhe min ıbâdihi’l-ulemâ (Allah karşısında, kulları içinde ancak hakkıyla âlim olanlar saygıyla ürperir’ (Fâtır, 35/28). O zaman ayaklarının bağı çözülüverdi. ‘Bunu Muhammed (sas) mi söylüyor?’ dedi ve ilâve etti: “Eğer bunu, O diyorsa, sen şahit ol İn’âmullah, Muhammed, Allah’ın Rasûlü’dür.” Babasının anlattıklarıyla Ömer’in yüzündeki endişe ve üzüntü ifadesi, sürura dönmüştü. Ömer’in bu hâlinden memnuniyet duyan babası konuşmasına devam etti: - Evet oğlum, Allah’tan hakkıyla korkanlar, kâinattaki her varlığın O’na şehadet ettiğini tefekkür ufuklarıyla en iyi görebilenler, ister Doğu’da olsun, ister Batı’da, akl-ı selim sahibi âlimlerdir. Kâinatta yaratılan her varlık, kendilerini yaratan Mülk Sahibi’nin Ehadiyet mührünü taşır ve kendi lisân-ı hâliyle Kâinatın Yaratıcısı’nı tesbih eder. İnsanların en önemli yaratılış gâyelerinden biri de, varlıklar üzerindeki bu Ehadiyet tecellilerini müşahede etmektir. Babasının sözünü kesen Ömer: “Ehadiyet tecellisi ne demek?” dedi. Mehmet Bey: - Oğlum, yaratılan herbir varlığın Allah tarafından ayrı ayrı yaratılması, hiçbirinin bir diğerinin aynısı olmaması, dolayısıyla her birinin kendi diliyle O’nu gösterip anlatmasına Ehadiyet tecellisi denir. Meselâ sen bir çiçeğin güzelliğine bakınca; “Bunun güzelliği Sen’dendir Rabb’im!” dersin. Bir ağaca bakınca, “Her şeyin bir sahibi var, bu ağaç sahipsiz olamaz.” dersin. Her şeyde O’nu anlatan çok şeyler görürsün. Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen; “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için gerçekten açık, ibretli deliller vardır. Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve ‘Rabb’imiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen bütün kusurlardan münezzeh olan Subhan’sın, bizi ateşin azabından koru’9 derler.” belirtildiği gibi, akl-ı selim sahibi insanların O’nu fark edememesi, vicdanlarında duyamaması söz konusu değildir. Burada zikredilenler ise, sadece deryada bir katre mesabesindedir. Kâinattaki her şey O’nu zikreder durur; ama akıl ister, fuad ister, vicdan ister... Babasını can kulağıyla dinleyip sorularına cevap alan Ömer, babasından dinlediği altın hakikatleri arkadaşlarına anlatmak için sabırsızlanıyordu. Dipnotlar 1. “General Scholium,” Mathematical Principles of Natural Philosophy, Isaac Newton. 1687 2. “From Goo to You by Way of the Zoo by Harold Hill” adlı kitabın önsözünden, Plainfield, New Jersey: Logos International, 1976 sayfa. xi. 3. I. Prigogine, N. Gregair, A. Babbyabtz, Physics Today 25, sayfa. 23-28 4. Hoyle, Fred. “The Universe: Past and Present Reflections” Astronomy and Astrophysics dergisi yıllık incelemesi, 20. (1982), sayfa 16 5. Willford, J.N. March 12, 1991. Sizing up the Cosmos: An Astronomers Quest. New York Times, sayfa B9 6. Margenau, H and R.A. Varghese, baskı 1992. Cosmos, Bios, and Theos. La Salle, IL, Open Court, sayfa 83 7. 1981 yılında Amerikan Doğal Tarih Müzesi’nde yapılan bir toplantı açılış konuşması 8. Nuqoosh Shakhsiyat, (Impressions of Personalities), pp. 1208-209 (in Towards Understanding the State of Science in Pakistan, Edited by Dr. Inayatullah Mashriqi, 2003, ISBN No: 969-8755-004 Council of Social Sciences Pakistan [COSS], Karachi. 9. Âl-i İmran (3/190-191) |
(0) Baglanti
Bugünkü anlayışımız çerçevesinde "bilim"; insanın sistematik metotlarla fizik âlemi anlama ve ondan yararlanma çabası olarak tarif edilebilir. Kâinat'ta hiçbir madde ve hâdisenin sebepsiz meydana gelemeyeceğini kabul eden ve bu yüzden öncelikle "sebep-netice" münasebetini ortaya koymayı esas alan bilim câmiası; bilimi, bilhassa 19. yüzyıldan itibaren "müsbet" (pozitif) nitelemesiyle diğer bilgi kaynaklarından ayırmıştır.