Hz. Üftade

10/10/2007 16:36, 2007

Hz. Üftade
Mehmet GÜLGÖNÜL
 

Öğle sıcaklığının ağırlığı şehrin üzerine iyiden iyiye çökmüştü. Güneş ulu mâbedin sıra sıra dizilmiş kubbelerini kavurmakla kalmıyor, kırmızımsı taş duvarlarına göz kamaştıran pençeler atarak caminin o cüsseli gövdesini bütün heybetiyle parlatıyordu. Sıcağa aldırmaksızın caminin bahçesinde toplanan meraklı kalabalık, sesinin güzelliği dilden dile dolaşan genç müezzinin vakit ezanını okumasını bekliyordu. Avludaki cemaatin hararetli sohbetlerine bir yandan abdest alan müminlerin şadırvanın aşınmış mermer zemininde çınlattığı su sesleri, bir yandan da haşmetli çınarların iri dallarına gizlenmiş kuşların neşeli cıvıltıları karışıyordu. Çatıda ise omuz omuza veren kubbeler, zamanı dört bir yana elemekte, aşağıdaki ses cümbüşüne inat alabildiğine suskun ve hareketsiz beklemekteydiler. Derken, boşluğu yırtarak dalga dalga yayılan ve kudretle tekrarlanan “Allahu Ekber” nidâları masmavi gökyüzüne karışıp, bu âsûde bekleyişe bir anda son verdi. İnananların asırlardır büyük bir şevk ve heyecanla icabet ettikleri bu coşkulu dâvet, çarşaf kadar düzgün bir denizin ilk kuvvetli rüzgârda titremesi gibi kubbeleri uyandırmış; kubbeler arasında imsak vaktinden beri tahtını kuran koyu sükûnet hükmünü yitirerek, sesin şiddetiyle havalanan kuşlarla beraber kanat çırpa çırpa uçup gitmişti. O anda sineler asırlar sonra Yahya Kemal’in mısralarında tebârüz ettirdiği hakikatle çarpmaktaydı:

“Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden
Şehbâl açınca rûh-u revân-ı Muhammedî
Ervah cümleten görür “Allahu Ekber”i
Aks eyleyince arşa lisân-ı Muhammedî.”

Namaz dâvetinin mukaddes nağmeleriyle canlı cansız her varlık, mâşûkuna kavuşmuş âşıklar gibi vuslat hazzıyla nura gark olmuş, inşirah dolu bu sözlerin yaktığı hakikat çerağlarıyla en harcıâlem ruhlar bile aydınlanıvermişti. Genç müezzin Mehmet Muhyiddin, Davudî sesiyle Bursalıları bir kere daha mest etmiş, dudaklardan yarışırcasına dökülen maşallahları mahcup bir edâ ile kabul etmişti. Cami mütevellisi, her namaz öncesinde ahaliye türlü mânevî lezzetler yaşatan bu delikanlının mükâfatlandırılması zamanının geldiğini düşünüp, hizmetlerine karşılık kendisine birkaç akçelik maaş tayin etti. Muhyiddin hem gençti hem de heyecanlıydı. Bir ulvî vazifeyi hakkıyla yerine getirip takdir edilmekten mesrûr olmuş ve maaşı kabul etmişti. Ancak ne olduysa bundan sonra oldu. Aynı gece rüyasında “Mertebenden üftâde (düştün) oldun!” tekdirine mârûz kaldı. Hafakanlar içinde uyanarak ezilmiş yüreği, daralmış ruhuyla, bütün bir gece bu rüyanın düğümünü çözmeye çalıştı. Aradığı cevabı bulması uzun sürmemişti. Önce koca bir “Eyvaaah!” çekti; “Nasıl böyle bir hata yaptım!” dedi kendi kendine. “Allah adını anmanın dünyalık mükâfatı mı olur?” sözleri döküldü kurumuş dudaklarından. Nefsî muhasebeler birbirini takip ederken, kalb çeperlerine kara birer leke olup yapışmış fânî arzular tövbe ıspatulasının keskin ucuyla bir bir kazındı. Kendisine verilen maaşı terk etti. O günden sonra Farsçada “düşmüş, âşık, bîçare” mânâlarına gelen “Üftâde” mahlasını kullanmaya başladı. Zîrâ ulu dergâhlarda seyr-i sülûk etmenin hakiki yolunu öğrenmiş; Fuzuli’nin: “Serverlik ister isen üftâdelik şiar et, / Kim düşmeden ayağa, çıkmadı başa bâde.” sırrının hikmetini anlamıştır artık.

Halk muhayyilesinde kaç asırdır aşk ve muhabbet bağının bülbül-i şeydâsı olarak yâd edilen Hz. Üftâde’nin hikâyesi işte böyle başlar. 1490 yılında Bursa’da başladığı hayat yolculuğu, tasavvufî bir ömür ve çağını aşan eserler ortaya koyarak 1580 senesine kadar devam eder. Güzel ahlâkının yanı sıra ilâhîleri, şiirleri ve menkıbeleriyle, sanat ve fikir dünyasında derin izler bırakır. İlk tahsilini Muslihiddin Efendi ve Abdal Mehmed isimli hocalarından alan Üftâde’nin tasavvuf hayatı, ilm-i ledün sahibi bir zât olan Hızır Dede’yle şehbâl açar. Henüz on yaşındayken önünde diz kıran talebesinin gönül gergefine ilk nakışları o dokur, ucundan kenarından da olsa ilim-irfan sofralarında ona da yer verir. Talebesi de diğerlerinden çok farklı hâl ve tavırdadır; ruhunu rehâvetin ve süflî arzuların vahametli yollarında değil, tevazuun pırıltılı çeşmelerinde henüz bir çocukken yıkamaya başlar. Nefis terbiyesi ve ilim tahsiliyle geçen sekiz senenin ardından hocasını kaybeden Üftâde, şahsî kemalât yollarında yalnız başına kalır. On altı yaşlarında Ulu Cami’de fahrî müezzinliğe ve çeşitli camilerde imamlığa başlar. Bu vazifeleri on sekiz yıl sürdürdükten sonra vaaz ve irşat hizmetlerine koşturur. Doğanbey, Namazgâh, Kayhan ve Emir Sultan camilerinde hitabette bulunur. Ömrünün son demlerinde, bir zamanlar keşişlerin inzivaya çekildiği Uludağ’ın eteklerine tekke ve camisini yaptırarak irşat hizmetlerini buradan sürdürür.

Hz. Üftâde Osmanlı kültür hayatına Vâkıât, Dîvân ve Hutbe Mecmuası gibi yazma eserlerinin dışında biri Celvetiye Tarikatı, diğeri de Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri olmak üzere iki mühim miras bırakmıştır. Arapçanın yanı sıra Hz. Mevlâna’dan keşfen öğrendiğini söylediği Farsçaya da hâkim olan, zâhirî ilimlerdeki vukufiyetini tasavvufî kudretiyle cem ederek tefsir ve hadîs başta olmak üzere diğer şer’î ilimlerde de dersler veren Üftâde, devrinde hatırı sayılır bir âlim olarak kabul görür. Şiirde Yunus Emre’nin sâde üslûbunu takip eder, vaazlarında Hz. Mevlâna’nın Mesnevi’sinden nakiller yapar, Vâkıât’ta Muhyiddîn-i Arabî’den iktibaslarda bulunur; ne var ki bu üç Hak dostunun da sık sık tartışmalara konu olan vahdet-i vücutçu görüşlerini dâima itidal ölçülerinde benimser. İtikadın zâhirî hudutlarını zorlayan coşkun ifadelerden sakınır, keşf ve mârifetle alâkalı sırların ifşasına karşı çıkar.

Arapçada evini, vatanını terk etmek mânâsına gelen celvet, tasavvuf ıstılahında kulun, Allah’ın sıfatları ile halvetten çıkışı ve Allah’ın varlığında fânî oluşu mânâsına gelir. Halvet, insanın tenhada Hak ile yalnız kalmasını târif ederken celvet, insanlardan kaçmayı değil, hâdiselere ve hayata iştirak etmeyi, halk arasında Hak ile beraber olmayı benimser. Talebe geçtiği mertebelere nefsanî ahlâktan sıyrılıp ilâhî isimler elbisesini giydikten sonra Rahmânî ahlâk ile halkın içine dönerek, onların mertebesine iner ve irşada başlar. Unutulmamalıdır ki, Hz. Peygamber de (sas) önce Hira Dağı’nda halvet etmiş, peygamberlik vazifesi gelince nübüvvet makamında celveti tercih ederek halkın arasına karışmıştır.

Hz. Üftâde’nin huzurunda
Bursa’da bir türbe ve tekkesi olan Hz. Üftâde’yi ziyarete, iki gönül dostuyla birlikte Tahtakale’den Yerkapı’ya çıkarken bir burç üzerinde yer alan türbesinden başlıyoruz. Soğuk havanın tenimize hafif ısırıklar attığı bir kış günü, ağır adımlarla fakat târifsiz bir heyecan ve sürûr içinde çıkıyoruz merdivenleri. Yaşarken samimiyetiyle, vefatından sonra da tasavvufî mirasıyla gerek Bursa’nın, gerekse bütün İslâm âleminin zihninde açtırdığı ibret tomurcuklarını hatırlıyoruz. Aslında bunların hiçbiri olmasa, yine de kadrini bilmekte her zaman aciz kalacağımız bir Hak dostuydu o. Üftâde mahlâsını kullanmakla, çağımızda vahşice azdırılan enaniyet hislerini ve bencilliği pul kadar değersiz kılmış, mütevazılığın ve düşmenin aslında kaybetmek demek olmadığını, aksine üftâdeliğin, mânâ âlemlerine açılan tılsımlı bir kapı olabileceğini her hâliyle göstermişti.
Türbeyi; daha evvel kilise olan ve Kanunî’den izin alınarak inşa edilen Üftade Camii, onun karşısında yer alan bir Kur’ân kursu ve küçük bir mezarlık çevreliyor. Kare plânlı bu sâde mekânda Hz. Üftade’nin yanı sıra onun soyundan gelenler ile bazı aile yakınlarının yattığı 19 sanduka bulunuyor. Türbenin 19 penceresinden süzülen güneş, içeriyi lâtif bir aydınlık denizine dönüştürürken, başında koyu yeşil sarıkların haşmetle durduğu sandukalar, bu ışık denizinde dalgalanan kayıkları andırıyor. Duvarda asılı bir tabelâda, Aziz Mahmud Hüdâyi’nin gönül kaleminden dökülen methiyenin ilk mısralarını okuyoruz:

“Bağ-ı aşkın andelîbi Hazret-i Üftâde’dir.
Dertli âşıklar tabibi Hazret-i Üftâde’dir.”

Bu mekânı görmek bile onun sırrını anlamaya, ismiyle ne derece müsemma bir zât olduğunu fark etmeye yetermiş meğer; bunca mezarın ayrı ayrı türbelere dağılmak yerine tek bir çatı altına toplanması, insanlardan bir insan olmanın ve dervişane bir mütevazılığın remzi değil de nedir? Üftâdeliği yaşamakla kalmayıp öldükten sonra bile aynı samimiyetle temsil etmek bu olsa gerek. Aziz ruhlarına dualar gönderip Üftâde Külliyesi’ne doğru revan oluyoruz.

Uludağ’ın eteklerine bir kandil gibi asılı duran külliyeye dar ve dolambaçlı yollardan âdeta tırmanarak çıkıyoruz. Külliye, seyr-i sulûkun çileli menzillerine nazire yaparcasına oldukça dik bir yokuşun sonuna hususi olarak inşa edilmiş âdeta. Menakıb-ı Üftâde, külliyenin inşasında bizzât çalışan Hz. Üftâde’nin, ervâh-ı âliyyenin orada hazır olup, namaz kıldıklarını keşfetmesi sebebiyle bu yeri seçtiğini haber veriyor. Külliye; cami, semahâne, çilehâne, çeşme, derviş ve zikir odaları ile bugün hiçbir izi kalmayan selâmlıktan ibaret. Binanın eski günlerinden çok uzaklarda olduğunu üzülerek müşahede ediyoruz. Gönüllü olarak buraya sahip çıkan birkaç mahalle sakini, külliyeyi tamamen metruk bir bina olmaktan kurtarmış; lâkin bakımsızlık, külliyenin her köşesine sinmiş… Ah bir dile gelse de konuşsa; bir zamanlar hariminde Osmanlı coğrafyasının dört bir köşesinden gelen talebelerin Hz. Üftâde’nin huzurunda nasıl kemal-i edeble seyr-i sulûka daldıklarını, bir yandan da imarethâne vazifesi görüp fakir fukaranın doyurulduğu o bereketli ve ruhaniyetli günlerin unutulmaz coşkusunu bir solukta anlatırdı herhalde. Mihmândâr eşliğinde odaları gezerken yaklaşık dört asır hizmet veren bu dergâhın viraneye dönüşmemek için direnen hazin hâli yüreklerimizi dağlıyor. Duvarların artık tel tel dökülen sıvalarını yahut kağşamış ahşap payandalarını biraz eşelesek mazinin kuytulara sinmiş lirik yankılarını, âşıkların yana yakıla çektikleri kâh tevhid, kâh esma zikirlerini, geceler boyu Arş-ı Âlâ’daki aslıyla buluşturdukları ateşin tekbirleri duyacak gibi oluyoruz. Uzun koridorları asırlardır sırtlayan ahşap tabanın atılan her adımda çıkardığı hicran dolu sesler, yorgunluğunun ve üzüntü veren yalnızlığının bîçare çığlıkları olmalıydı. Serzeniş damlalarını kalblerimizde açılan hicap rahnelerine çekingen bir tavırla bırakırken, sanki o: “Bana bunu mu lâyık görüyorsunuz?” diyordu. Anladık ki, vücudunu saran amansız yaralar, aslında bu dergâhı değil, bizim ruhlarımızda bir yağ lekesi gibi yayılan vefasızlık hastalığını resmediyordu.

Nihayet Hz. Üftâde’nin riyazet yaptığı çilehânedeyiz. Bir zaman mahfilini andıran bu şirin odada, sema ve zikir sırasında ses âhengini temin için kullanılan def ve kudüm cinsinden musiki âletleri, kubbesi koyu yeşil, on üç terkli Celvetiyye taçları ile bazı şahsî eşyalar sergileniyor. Odanın bir köşesinde sessiz ve sakin, öylece bekleyen tarihî sandık dikkatimizi çekiyor birden; kapağını açmamızla geçmişe ışınlanmamız bir oluyor. Eski zamanlardan kalma yıpranmış, parçalanmış elbiseler çıkıyor içinden; eski eski kokmak vardır ya, işte öylesine kesif bir rayiha yayılıyor etrafa. Eriyen bakışlarımız ve med-cezirler yaşayan hislerimizle derunumuza çektikçe çekiyoruz bu son demlerini yaşayan hatıralar ıtırını. Hangi yıldızlı gecelere şâhit olmuş, nefis terbiyesinin sarp ve ıstıraplı sokaklarında hangi çilelere yoldaşlık etmişlerdi acaba? Bir camekân içinde korunan uzun sırıklar takılıyor nazarlarımıza şimdi de, hani şu Bursa kadılığını bırakan Aziz Mahmut Hüdâyi’nin, nefsini terbiye etsin diye şehrin en kalabalık yerlerinde, hem de halkın gülüşmelerine ve “Kadı delirmiş!” hitaplarına aldırmadan ciğer sattığı o meşhur sırıklar…

Neredeyse bütün bir Bursa’yı temâşâ için ayaklarımızın altına serilen dergâhın pembe salonuna geçiyoruz. Kaçıncı misafir olarak ağırlandığımı bilmediğim bu salon, diğer odalara nazaran kısmen bakımlı. Buğulu camların ardından saçlarına ak düşmüş çatıları seyrederken bir anda Hz. Üftâde’nin de bir gece, bir semanın veya bereketli bir sohbetin ardından aynı pencerenin önünde oturduğunu, kandillerin uzaklardan titrek ışıklarıyla hareketlendirdiği Bursa’ya şefkat dolu gözlerle bakıp çok sevdiği bu şehrin üzerine acaba hangi hayır dualarını üflediğini hayal ediyorum. Nitekim bir gün talebelerine Bursa’nın gönlünde açan nazlı bir tebessüm olduğunu; “Ben, bir yük odun getirip Bursa ahalisine satana bile dua etsem gerektir.” sözüyle ifade eden o değil miydi? Keşke diyorum içimden onu bir kerecik olsun görebilseydim… Sırların ifşasından hoşlanmadığını bildiğim hâlde, yine de çocukça bir ısrarla ne olur bizi de şereflendirin diyebilseydim Hazret’e. Bu hayal içinde dalıp gittiğimi fark etmiyorum; arkamdan bir ses, çok uzaklardan, ama bir o kadar derinden ve içimden yankılanarak beni çağırıyor, şeffaf bir el uzanıp ruhumu kendine raptediyor. Gözlerim doluyor; ama ağlayamıyorum, yanına varmak istiyorum, aramızda asırlar var der gibi bakıyor. Nur hâleleri saçan siması, varlığımı yakarken nazarları bir ok misâli delip geçiyor yüreğimi. Huzurunda el pençe divan durup “Bu ne büyük bir lütuf böyle yâ Hz. Üftâde!” diyorum. Divan’ından konuşmaya başlıyor benimle:

“Ey hakikat erenleri
Dost ilinin serverleri
Tâliblerin rehberleri
Dosttan haber verin bana!”

Hak yolunun yolcularından nice selâmlar getirdim sana, i’lâ-i kelimetullah yolunda Üftâde olanlardan, yerini yurdunu terk edip diyar diyar koşanlardan; gönlünü ummanlar gibi açıp el uzatılmamış tek bir sine bırakmamaya and içmiş yiğitlerden haber getirdim. Senin gibi onlar da celveti, halvete tercih ettiler. Hakk’ı halk arasında aradılar. Gurbet, yuvaları; hasret, duaları; vuslat, türküleri oldu yıllardan beri; bir duayı bir himmeti esirgemeyin ne olur bu dostlardan diyorum.

“Hubbü’l-vatan mine’l-iman,
dedi Resul-i müstean
Bunadır işareti, aslımdan ayrı düşmüşüm!”
mısralarıyla teselli veriyor derdinizi paylaşıyorum dercesine; biraz daha sabredin, rıza-i ilâhîyi kazanmak kolay değil, çilelidir, dertlidir bu yol; O’ndan isteyin, O kimseyi boş çevirmez der gibi süzüyor ve içli içli yakarıyor;

“Üftâde miskin derdimend,
gurbette kalmışım meded
Rahm eyle yâ Ferd Samed,
aslımdan ayrı düşmüşüm!”
Kadîr-i Zülcelâl’e bu hizmet erleri için bir dua eyleseniz, engelleri aşmak için bir yol gösterseniz diyorum. Çok ötelerde, gözü gönlü yaşlı, hasretle kavrulan sevgiliyi ve onun
“Vuslatta firak, firâkta vuslat hülyâları
Bir sihirli düş ki, hiç uyanmak istemezler!.
Yâr yolunda yanıp kül olmaktır rüyaları
‘Cennet’e gir!’ denilse, ihtimâl dilemezler!..”
diyerek başlarını okşadığı yiğitlerini yalnız bırakmamak için ne yapmak gerek?
“İzle dâim izlerini
İşit güzel sözlerini
Görem dirsen yüzlerini
Can ü dilden sevmek gerek…
Can ü dilden sevmek gerek…”

Kaynaklar
- Menakı-ı Üftâde, Yay. Hazırlayan: Abdurrahman Yünal, Seçil Ofset, 1996.
- Mehmed Şemseddin, Bursa Dergâhları, Yâdigârı Şemsî I - II, Haz. M. Kara - K. Atlansoy, Uludağ Yay. Bursa.
- Üftâde Divanı, Haz. Mustafa Bahadıroğlu, Üftâde Yay., Bursa, 2000.
- Mustafa Kara, Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler, Sır Yay., İstanbul, 2001.
- Mustafa Özdamar, Mehmed Muhyiddin Üftâde, Kırk Kandil Yay., İstanbul, 2005.
- İsmail Kara, Biraz Yakın Tarih Biraz Uzak Hurafe, Kitabevi Yay., İstanbul, 1998.

Kuleönülü Mustafa Hulusi

2/9/2007 01:47, 2007

Kuleönülü Mustafa Hulusi
Safvet SENİH
Dînî ilimleri öğrenme kaynaklarının kuruduğu, âlim ve mürşitlerin bir şey öğretmeye çekindiği, yani bir milletin iman ve Kur’ân mevzuunda câhil kaldığı bir dönemde Kur’ân-ı Kerîm’den istihrâc ve istinbât edilen Risale-i Nurlar, bazı köylerimize kadar ulaşıp oralara birer Hızır çeşmesi ve irfan pınarı oldu. İlhâmat-ı Kur’âniye ve sünuhât-ı Kur’âniye olan bu mübarek eserler, birer üniversite gibi, insanımızı pek çok yönden geliştirdi.
İşte kendini “Ben hiçbir Arabiyat görmeden, medresede beş on sene okumadığım hâlde, yalnız Risale-i Nurları yazıp ciddiyetle okudum.” diye tarif eden Kuleönü Köyü’nden Mustafa Hulûsi Sarıbıçak: “Kendimi yirmi sene medresede okumuş gibi tahayyül ediyorum. Sebebi ise, bu âcizin, bu fakirin, bu miskinin nezdine çok Arabiyat hocaları geliyor ve benim okuduğuma hayret ediyorlar. Evvelden mürşid-i kâmil terbiyesi görmüş insanlar geliyorlar, benden işittikleri kelimelere meftun oluyorlar. Çok hocalar, iki diz üzerine gelip ‘Risale okuyuver’ diyorlar.” diyor.
İşte onun, Bediüzzaman Hazretleri’ne yazdığı mektuptan bir parça:
“Ey benim muhterem Üstadım!
Âciz talebenizin ruhu küre-i arz içerisinde bazen şarka, bazen garba, bezen şimâle, bazen semâya giderdi. ‘Acaba yardım ne taraftan erişecek?’ diye beklerdim. Ruhum bir mürşid-i ekmel arardı. Aramak üzere iken bana ilham olundu ki, ‘Mürşidi sen uzakta arıyorsun, pek yakınında bulunan Bediüzzaman vardır. O zâtın Risale-i Nur’u müceddid hükmündedir. Hem aktaptır, hem Zülkarneyn’dir, hem âhirzamanda gelecek İsâ Aleyhisselam’ın vekilidir; yani müjdecisidir.’ denildi. Bunun üzerine Üstad-ı Muhteremin nezdine vardım. Risaleleri yazmamız için bize emir verdi. Ben de on beş kadar Sözler’den yazdım ve okuyorum. İstidâdım kısa, fikrim müşevveş olduğundan, Risalelerden hakkıyla istifade ve istifâza edemiyordum.
Bilâhare, Yirmi İkinci Mektubu verdiniz, yazdım. Bir iki defa arkadaşlarımla okudum. Âciz talebeniz maddî ve mânevî on beş yaşından beri, mâzide birikmiş olan küflü yaralarını tedâvî etti. Elhamdülillah. Bunun üzerine bir rüya gördüm. Rüya budur:
‘Menâmda (rüyada), kıbleye karşı bir vilâyete gittim. O vilâyette gezerken, iki büyük acîb fabrikaya rast geldim. Bu fabrikalar, dünyadaki fabrikalara benzemiyor ve hem de bu fabrikalar insanın sağ cenahına geliyor. İkisinin de sahipleri yok. İçerisine girdim; fabrikanın biri büyük, biri küçük. Bu küçük fabrikayı ben idare ederim, diye ona sahip oldum.’
Bunun üzerine bir rüya daha gördüm:
‘Kıbleye karşı uzun bir kışla ve kışlanın içinde büyük bir fırın var. Ben de o fırının dairesindeyim ve ayak üzereyim. Karşımda, gençlerden ehl-i takvâ Süleyman isminde bir genç vardı. Sağ tarafımda yine gençten, İsmail isminde birisi vardı. Buna binâen, tahmine göre yüz kadar genç, o fırının dairesinde sağımda ve solumda ayak üzere idiler. Hayret ettim. Bunun üzerine büyük bir zât geldi, gençlerin önüne ufacık bir mendil serdi. O mendil üzerinden, dört köşe haşhaşlı ekmeği gençlere birer birer dağıttı. Daha sonra, o mendilin içinden birer avuç da kuru üzüm dağıttı. Bakıyorum; o mendilden üzüm ve ekmek tükenmedi. Hayret ettim. Bana denildi ki, ‘Bu mübarek zât, Saîd Nursî’dir.’ Ben de ‘Bu hârika iş aktablarda bulunur.’ dedim, uyandım.”
Kuleönülü Mustafa Hulûsi Bey, mektubunun sonunda, gördüğü rüyaları bir bilge gibi şöyle tâbir ediyor:
“Biri büyük, biri küçük fabrikadan, büyük fabrika ise, Üstad-ı Muhteremindir. Fabrikanın içerisinde bulunan acîb ve garip bedi’ âletler ise, bu zamana kadar hiçbir imamın söylemediği kelimeleri ve iman telkinatlarını yapan Risale-i Nur eczalarıdır. O küçük fabrika ise Risale-i Nurları kim okuyup yazarsa, o dahi küçük fabrikaya benzeyecek. İçerisindeki bedi’ âletler ise, Risale-i Nur’un düsturları, hakikatleri ve imânî meselelerdir. Okuyan ve yazan insanlar, öyle kuvvetli ve sarsılmaz îmanları bulacaklardır. Fabrika hareketleri ise, Risaleleri okuyup yazan adamların kemâl-i şevk ve heyecanla çalışmalarıdır. Görmüş olduğum vilayet ise, velâyet-i kübra yollarını gösteren Risale-i Nur’dur.
Bu rüyayı takviye için, bir rüya daha söyleyeceğim: “Rüyamda, İstanbul’a yaya olarak iki defa gittim. İstanbul’a vardığımda, dükkânları hep açıktır, içinde sahipleri yoktur. Dükkânların içinde –sandıklarda- büyük büyük mıhlar gördüm ve başka demir parçaları da vardı. Bunun üzerine mânevî rahmet yağarken, İstanbul’dan yaya olarak avdet ettim.
Allahu a’lem, bunun tâbiri de, dünyada İstanbul büyük ve güzel memleket olduğu gibi, öyle de Risaleler ve Mektubatü’n-Nur velâyet-i kübrâ yollarını gösterir. Demir gibi kuvvetli, elmas mıhlar gibi hakikatin burhanlarını, satışa çıkaran ve her Risale bir dükkân hükmüne gelen bir meşher-i nurânidir. O sergide, îmanî nurlar teşhir ediliyor. Ve velâyet-i kübrâ yollarını gösterdiğini, iki kere iki dört eder derecesinde kanaatim gelmiştir.
İkinci gördüğüm rüyanın tabiri, Allahu a’lem şöyle olsa gerektir: Kıbleye karşı kışla ise, Allah’a mânevî asker olan gençlerin Isparta Vilâyeti’ndeki geniş dershanelerine işarettir. Ekmeği dağıtan zât ise, Üstad-ı Muhterem Said Nursî’dir. Ekmek pişiren fırın ise, Üstadımın hususî medresesidir. Fırının ekmeğinin müşterileri ise, Risaleleri okuyup, lezzetini anlayan -benim gibi ve arkadaşlarım gibi- “Hel min mezîd?” (Daha var mı?) diyenlerdir.
Evet Üstad-ı Muhterem, insanlara mânevî ekmek dağıtıcıdır. Bu fırında çok işaretler vardır. Aklım bu kadar yetişiyor. Gençlerin ayakta olması ise, gençlerin îmanî Risaleleri okuyup imanları kuvvetleneceğine işarettir. O tatlı ve yedikçe noksan olmayan üzüm ve ekmek ise, her şeyden daha tatlı i’caz-ı Kur’ân esrarına ve imanın envârına işarettir ki, onları Risale-i Nur dağıtıyor. Âciz talebeniz ise, gençlerin başında ve sağ tarafta bulunmamın sebebi ise, gençlere ihsan-ı İlâhî, ikrâm-ı İlâhî ve Üstad-ı Muhteremin himmetiyle o gençlere vesile olacağıma işarettir inşaallah. Benim aklım bu kadar eriyor, bu kadar tabir edebildim. Rüyalarımın ıslâh ve tâbirini rica ederim.
Yirmi gün zarfında bir rüya daha gördüm: Eğirdir Gölü’nün kenarında, yani çakıllığında bulunuyormuşum. Bu denizin kenarında büyük bir beyaz çadır kurulmuş. Çadırın içinde, büyük bir direğin dibinde Üstadım Said (ra) bulunuyor. Bu esnada eline büyük kırmızı kaplı bir kitap alıp, çadırın direğine dayanarak o kitabı okudu. Bilâhare hâriçten, kıble tarafından Mahmud isminde gençten, yeşil elbiseli birisi gelip Üstadımın elinden o kitabı -yani okuduğu hutbeyi- istedi ve aldı. Çadırdan Mahmud ismindeki genç dışarıya çıktı, kıbleye karşı, ayak üzere halklara, “Bu âna gelinceye kadar böyle bir hutbeyi hiç bir imam okumamıştır.” diyerek, o kitâbeyi alıp kıbleye karşı götürdü. O anda uyandım, Allah hayretsin.
Bu rüyayı da bildiğim kadar tâbir edeceğim: O deniz ise, Şeriat-ı Muhammediye’dir (sas). O çadır ise Isparta Vilâyeti’dir. O hutbe ise, Risaletü’n-Nur ve Mektubâtü’n-Nur’dur. Hutbeyi götüren yeşil elbiseli genç Mahmud ise, ya Şeyh-i Geylânî, ya İmam-ı Rabbânî’dir. Risaleler Makam-ı Mahmud yolunu tarif ediyorlar. Üstadımın hutbesi olan Risale-i Nur, bu zamanın bir mehdisi ve müceddididir.
Bu rüyaların tesiri altında Risaleleri devam üzere yazmakta iken, Allah’ın tevfiki ve Üstad-ı Muhteremin himmeti erişti. Çok çok istifade etmeye başladım. Bilâhare, bütün o rüyamda gördüğüm gençler etrafıma toplandı. Her birisi bana arkadaş ve Kur’ân’a talebe oldu. Bir de bizim memleketin insanları, bir parça ehl-i tarikat ve ehl-i takvâdır. Memleketimizde zâhir ve bâtın hocası olmadığından şeytana ve nefse çok defa hedef oluyorduk ve evham içinde boğuluyorduk. Risaleleri okudukça, melûn şeytanın ve nefsin hilelerini ve evhamlarını Cehennem’in dibine atıyordu. Risaleleri okuyorken, çok arkadaşlar çok hayrette kalırlardı. ‘Bu koca Bedi’, lülü-misâl bu sözleri, bu kelimeleri nereden buluyor?’ diye birbirimize çok defa söylüyorduk. Lisânına baksan, bir şey istifade edilmez gibi görünüyor. Halbuki, söyledikleri hep hikmettir. Nazarıma dehşet veriyor, nur seriyor, diye tekrar tekrar iştiyakla okuyorduk. Bunun üzerine, ‘Risaletü’n-Nur ve Mektûbâtü’n-Nur, okuyanlara bir iksîr-i azamdır.’ diye hükmettik.
Muhterem Üstadım, maddî ve manevî yaraları bulunan, bu yüz arkadaşımın yaralarını, Risaleler tedâvî ediyor. Hattâ, bazen bizden uzak olanlar evhama boğulur, gelirler; âciz talebeniz, bir Risale okursam evhamını kaldırır, giderlerdi. Cenab-ı Hak, Feyyâz-ı Mutlak ve Hallak-ı Azîm mevcudat ve câmidat ve zerreler adedince sizden râzı olsun. Âmin.
Cenab-ı Hak, nasıl ki Cehennem gibi bir zaman içinde Cennet gibi bir zamanı halk eder ve her zamana lâyık çareleri icad eder ve her yaraya muvafık ilâcı ihsan eder. Öyle de bu medresesiz zamanımızda bizim gibi yaralılara Üstad-ı Muhterem vasıtasıyla Risaleleri Türkçe olarak telif ettiriyor. Buna ne kadar şükredeyim; lâyuâd velâ yuhsâ Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun ve Üstad-ı Muhteremi de Kur’ân hizmetinde muvaffak edip iki cihanda aziz eylesin. Âmin.
Eğer sesim erişseydi, olanca kuvvetimle bağırarak, küre-i arzdaki gençlere diyecektim: ‘Risaleleri ciddi okumak ve yazmak yirmi sene medresede okumaktan fâiktir ve daha menfaatlidir.’ Medresede okumaktan maksad, evvelâ kendini kurtarıp, sâniyen Ümmet-i Muhammed’i (sas) kurtarmaya çalışmak değil mi? Risaletü’n-Nur ve Mektubatü’n-Nur yirmi senelik medrese ilmini veriyor itikadındayım.
Herbir Risale, tek başına bir mürşid-i ekmeldir. Kalbi bozulmamış herhangi bir genç, bir Risaleyi alıp dikkatle ve teslimiyetle okusa, inkıyad, itaat dairesine geliyor, ıslah oluyor. Herhangi bir maddiyyun bir Risaleyi alıp okursa, iman etmezse de hiçbir bahane bulamıyor. Herhangi bir dinsiz okusa ve tamam mânâsıyla anlasa, imana geliyor. Herhangi bir feylesof okusa ‘Bundan daha yüksek akıl olamaz ve akıllar toplansa bunun fevkine çıkamaz, akıl buna yol bulamaz.’ diyor.”
Bu mektubu yazan Mustafa Hulusî Bey’in Üstad’la görüşmesi şöyle oluyor: Üstad Hazretleri yeğeni Abdurrahman’ın vefatı dolayısıyla üzgündür ve bu sebeple Barla’nın dere ve dağlarını yalnız olarak gezmekte, Kur’ân’dan gelen nurların tesellisiyle dayanmaya çalışmaktadır. Bu gezilerden birinden Barla’ya döndüğünde, Kuleönü’nden Mustafa isminde bir gencin kendisine abdest ve namaza dâir birkaç meseleyi sormak için geldiğini öğrenir. O dönem misafir kabul etmediği hâlde, ileride Risale-i Nur’a yapacağı kıymetli hizmeti ve ruhundaki ihlâsı okuyarak, onu kabul eder.
İnsanı hayrette bırakacak samimi ifadelerle yazılan bu mektup bir hârika... Ben, lise veya üniversitede okuyanların veya buralardan mezun olmuşların ‘Risalelerin dili ağır, okuyamıyorum, okusam da anlayamıyorum.’ diyenlerine, Kuleönülü Sarıbıçak Mustafa Hulûsî’nin yukarıdaki mektubunu okuyarak şunları söylüyorum: “Bu ağabeyimiz nereden mezun? Acaba ilkokuldan sonra hangi tahsili yaptı? Şu ifadeler bize neyi anlatıyor? Risaleleri okuyup yazmasa ve anlamasa idi bu mektubu nasıl yazabilirdi? Şimdi lûgatler var... Ayrıca her sayfanın altına kelimelerin mânâları yazılmış Risaleler var... Biz hâlâ niçin olgun bir Türkçe ile yazılmış Nur Risalelerini okumaktan ve meseleleri idrakten kendimizi mahrum etmeye çalışıyoruz. Bir eseri yazıldığı hâliyle okuyup anlamak kadar büyük bir zevk olabilir mi? Bu gaflet neden? Benim fark edebildiğim bir husus var: Başka eserler çok okununca ülfet ve ünsiyet verebiliyor. Ama Risaleler okundukça, ülfet ve ünsiyet perdelerini parça parça edip kendilerini daha taze ve yepyeni güzelliklerle arz ediyorlar. Ülfet ve ünsiyet gafletine düşenler, onu okumaya ve tekrar tekrar müzakereye yanaşmayanlardır. İsteyen bu tespitimi, çok okuyarak tecrübe edebilir. Yeter ki, tam olarak kendimizi Risalelere verebilelim...”


<<Önceki Sayfa |1/72|Sonraki Sayfa>>
Sayfa Başı