Nobel Ödüllü Abdüsselam

1/8/2007 20:44, 2007

Nobel Ödüllü Abdüsselam
Mehmet Said MUTLU
Abdüsselâm (1926–1996), Pakistan’ın küçük bir şehri olan Jhang’da dünyaya gelir. Pencab Üniversitesi’nde başladığı lisans eğitimini Cambridge Üniversitesi’nde tamamlar. Girdiği bütün imtihanlardan en yüksek notu alır ve 1949’da matematik ve fizik bölümlerinden birincilikle mezun olur. 1952’de kuantum elektrodinamiği üzerine yazdığı doktora teziyle de bilim dünyasında yavaş yavaş tanınmaya başlar. 1954–1957 yılları arasında Cambridge Üniversitesi’nde fizik dersleri veren Abdüsselâm’a, 1957’de ‘Imperial College’da profesörlük unvanı verilir. Böylece, 16 yaşında Lahor’a gelene kadar elektrikle tanışmamış bir köy çocuğu, 31 yaşında Imperial College tarihinin en genç profesörü olur.

Nobel kazandıran çalışması
Abdüsselâm’ın Nobel Mükâfatı almasını sağlayan çalışması, elektromanyetik ve zayıf nükleer kuvvetleri birleştirdiği ‘elektro-zayıf’ teorisidir. Yüce Allah, mikro-âlemden makro-âleme kadar bütün sistemlerde dört temel kuvvet (etkileşim) vazetmiştir. Bunlar kütle çekim (gravistasyon) kuvveti, elektromanyetik kuvvet, nükleer güçlü ve zayıf etkileşimlerdir. Çekim kuvveti, kütlesi olan bütün parçacıklar arasında yaratılır. Her kütleye, diğer bir kütleyi aralarındaki uzaklık arttıkça azalan bir kuvvetle çekme istidadı verilmiştir. Elektromanyetik kuvvet ise yüklü parçacıklar arasında yaratılır. Atom ve moleküllerin bir arada bulunması, elektronların atomun çekirdeği etrafında belirli bir yörüngede tutulması bu kuvvet vasıtasıyla gerçekleştirilir. Güçlü etkileşmeler, atom çekirdeklerinde tesirini gösterir ve dört temel kuvvet içerisinde en güçlü olanıdır. Proton-nötron, nötron-nötron, proton-proton etkileşimleri, bu kuvvet vesilesiyle olur. Zayıf etkileşimler ise, proton ve nötronların içindeki parçacık (nükleon) bozunmalarında vazife alırlar. Radyoaktif bozunmalar ve radyoaktivite bu kuvvetin vazife alanına girmektedir.
20. yüzyılın teorik fizikçileri arasındaki en popüler çalışmalardan biri de, bu dört temel kuvvetin aslında tek kuvvet olarak ifade edilip edilmeyeceğini araştırmak olmuştur. Isaac Newton’un keşfettiği ‘Evrensel Kütle Çekim Kanunu’ ile dünya ve uzaydaki mekanik, bir mânâda fizik ile astronomi birleşmişti. Daha sonraları James Clark Maxwell, elektrikî ve manyetik kuvvetlerin aslında tek bir kuvvet olarak ifade edilebileceğini gösterdi. Einstein ise ömrünün son 30 yılını, bütün kuvvetleri tek çatı altında toplayacak bir teori üzerine çalışmaya adadı. Fakat o zamanlardaki teorik altyapının bu zor problemin çözülmesi için yeterli olmayışı, Einstein’ın bu büyük hayalinin gerçekleşmesini engelledi. Teorik fizikçiler arasında Einstein’ın öncülüğünü yaptığı ‘Büyük Birleşik Teori’ (Grand Unification Theory) geniş bir alâka uyandırmıştı. Bu konuda yaptığı çalışmalar neticesinde Abdüsselâm elektromanyetik ve zayıf kuvvetlerinin yüksek bir enerji seviyesinde birleştirilebileceğini, tek kuvvet gibi ifade edilebileceğini matematikî olarak ispatladı. Bu ispatı kendisine, aynı konuda benzer çalışmalar yapan Weinberg ve Glashow ile birlikte 1979 yılı Nobel Fizik Mükâfatı’nı kazandırdı.

Çalışmalarında tevhid ve Kur’ân’ın tesiri
Abdüsselâm: “İslâm tevhid dinidir. Dinde böyle olduğu gibi marifette de tevhid-i efâl, tevhid-i sıfat ve tevhid-i Zât mertebeleri vardır. Niçin bütün eşyada birlik tecelli etmesin?” diyor ve Allah’ın zâtında, fiillerinde ve sıfatlarında bir ve tek olmasıyla, sözü edilen dört kuvvetin birliği ve tekliği arasında münasebet kuruyordu. 20. asrın büyük mütefekkirlerinden Bediüzzaman Hazretleri ise: “Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir. Mâdem her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var; demek onlar bir tek zâtın îcâdıdır.” (30. Söz) demiştir. Dolayısıyla, bugün fizikçilerin peşinden koştukları bu teori gösterildiği takdirde, bilhassa Bediüzzaman’ın Kur’ân’ı tefsir eden eserlerinde vurguladığı tevhid hakikatinin binlerce delilinden biri daha aydınlığa kavuşacaktır.
Kendine Nobel kazandıran çalışmada Abdüsselâm tevhidden ilham almıştır. Onun böylesine büyük bir buluşa dinî inançlarından yola çıkarak ulaşmış olması, günümüzde din ile bilimin çeliştiğini iddia eden materyalist düşünce sisteminin ne kadar yanlış bir yolda olduğunu gösteren en güzel örnektir. Abdüsselâm aynı zamanda temel parçacıkların simetri özellikleri üzerine de bazı çalışmalarda bulunmuştur. Simetrilerle neden ilgilendiğini Abdüsselâm: “Kainatın güzellik, simetri, âhenk ve intizam içinde, kargaşaya yer verilmeden Allah tarafından yaratıldığını düşünmek belki de benim İslâm mirasımdan geliyor olabilir. Bu yüzden benim ilim anlayışımda İslâm’ın büyük rolü var.” sözleriyle açıklamaktadır.
Mehmet Akif Ersoy’un veciz ifadelerle açıkladığı:
“Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.”
ufkunu Abdüsselâm’ın hayatında ve eserlerinde görmek mümkündür. ‘İslâm ve İlim’ konulu bir konuşmasına başlarken sarfettiği şu sözler, Abdüsselâm’ı daha yakından tanımamızı sağlayacaktır: “Her şeyden önce ifade edeyim ki, ben Müslümanlığa hem inanan, hem de onu tatbik eden bir insanım. Ben bir Müslüman’ım; çünkü Kur’ân’ın ruhî davetine inanıyorum. Kur’ân benimle kozmolojiden, fizikten, biyoloji ve tıptan alınan misâllerle, tabiat kanunları üzerindeki ilâhî in’ikasların bütün insanlığa hitap eden deliller olduğuna dikkat çekerek konuşuyor.”
Bu büyük fizikçi, kendisine Nobel takdim edilirken yaptığı kısa konuşmasında da yine Kur’ân-ı Kerîm’den âyetler okumayı ihmal etmemiştir:
“İslâm’ın Mukaddes Kitab’ında Allah şöyle buyuruyor: ‘Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O’dur. Rahmân’ın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin. Gözünü çevir de bak: Herhangi bir kusur görebilir misin? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak, gözün bir kusur bulamadığından, eli boş ve bitkin geri döner. (Mülk:3-4)’ Netice olarak bu, bütün fizikçilerin inancıdır; araştırmalarımız derinleştikçe, hayranlık ve heyecanımız artar, gözlerimiz daha fazla kamaşır.”

Abdüsselâm’ın inancında samimiyeti
Abdüsselâm Imperial’da iken Bertrand Russell, Einstein, Robert Oppenheimer ve Wolfgang Pauli gibi tanınmış düşünce ve bilim adamlarıyla bir arada bulunmuştur. Abdüsselâm bir konuşmaları esnasında Allah’a iman etme şerefine eremeyen Bertrand Russell’a; “Allah’a iman olmadan insan, hata yapmaya daha çok meyillidir. Tarih gösteriyor ki Allah’a imanı olan insanlar, imanı olmayanlara kıyasla daha çok fedakârlıkta bulunarak insanlığa daha faydalı olmuşlardır.” diyerek imanın bu dünya için bile ne kadar gerekli ve önemli olduğunu vurgulamıştır.
Abdüsselam’la Einstein’ın ilk buluşmalarında bütün konuşmaları din üzerine olmuştur. Abdüsselâm, Einstein’a İslâm’daki tevhid hakikatini anlatmıştır. Einstein, onun fikirlerini dikkate almış, hattâ bu konuşmalar, aralarında belli bir yakınlığın doğmasına vesile olmuştur. Abdüsselâm derslerinde ve konuşmalarında yeri geldiğinde Kur’ân’dan âyetler okuyor ve inancını diğer insanlarla da paylaşıyordu. O, hiçbir zaman inancını saklama gereği hissetmemiş, inandığı değerleri hep savunmuş ve bu samimi davranışları dolayısıyla meslektaşları ve öğrencilerinden her zaman saygı görmüştür.

Allah’ın (cc) sonsuz ilmine teslimiyeti
Bilim tarihine bakıldığında bilim adamlarının yoğun çaba sarf ettikleri hâlde çoğu zaman hakikate ulaşamadıkları, sınırları zorlamalarına rağmen öteye geçemedikleri görülecektir. Abdüsselâm bu gerçeği ifade bâbında: “Bizler, Allah’ın hikmetini keşfetmeye çalışıyoruz. Elbette ki çoğu zaman tam mânâsıyla buna muvaffak olamıyoruz; ama bazen hakikatin küçük bir parçasını görmekle büyük bir memnuniyet duyuyoruz.” demiştir. Ünlü fizikçi Newton’un ölümüne yakın söylediği: “Ben kendimi sahilde oynayan ve parlak, güzel çakıl taşları arayan bir çocuğa benzetiyorum. Öte tarafta büyük bir hakikat okyanusu keşfedilmemiş olarak duruyor.” sözleri de aynı noktaya işaret etmektedir.
Abdüsselâm modern bilimin düştüğü hataya düşmemiş ve her zaman Hakk ve hakikat karşısında haddini bilmiştir. Yüce Yaratıcı’nın sonsuz ilmine teslimiyetini: “Fiziğin bugün sessiz kaldığı, belki yarın da sessiz kalacağı problemler hakkındaki şahsî inancım, İslâm’ın zamanlar üstü mânevî mesajıyla ifade edilmiştir. ‘İşte kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir muttakilere. O muttakiler ki görünmeyen âleme inanırlar…” (Bakara/2-3) diyerek belirtmiştir. Abdüsselâm’ın ilmin sınırlı olduğunu belirtmesi ve gözüyle görmediğine inanmayan bilim adamlarına ‘gayb’ı hatırlatması dikkate değerdir.
Abdüsselâm, İslâm’ın bilime katkısını görmezden gelen bilim adamlarına en büyük dersi yine Nobel alırken yaptığı konuşmada vermiştir: “Bilim dünyası bütün insanlığın ortak mirasıdır. Doğu ve Batı, Kuzey ve Güney eşit olarak bilime iştirak etmiştir.” O, 8. asır ile 12. asır arasında gelişen ilmin tamamıyla Müslümanlara ait olduğunu üstüne basarak ifade etmekte ve “Ben sadece bu geleneği devam ettiriyorum.” demektedir. Fakat daha sonraları ilmî gelişmenin İslâm dünyasında duraklamaya girmesi ve bugünün bilim alanında Müslümanların söz sahibi olamayışı Abdüsselâm’ın içinde bir ukde olarak kalmıştır. Bilimin İslâm ülkelerinde yeniden canlandırılması gerektiğini düşünür ve bu geri kalmışlığa çözüm yolları arar: “Tarihin sayfalarını geriye çevirip, tekrar ilimlerde liderliğimize kavuşabilir miyiz? Bizler, bilhassa da genç nesil bunu takip edilmesi kaçınılmaz bir hedef olarak kabul etmek durumundayız. Yeter ki, fikri inançlarımıza sarılalım ve İslâm’ın ilk çağlarındaki hayatlarımızı unutmayalım. Ancak bu rönesansa gidişin hiçbir kestirme yolu olmadığını da aklımızdan çıkarmayalım. Bugünün şartlarında bunu yapacak bir ülkenin gençliği teşvik edilmeli ve millet arzulu bir fedakârlıkla kendisini bu yola adamalı, insanlara müspet ilim eğitimi verilmelidir.”
Evet “Bir toplum durumunu değiştirmedikçe, hiç şüphe yok ki, Allah da o toplumun hâlini değiştirmez.” (Rad-11) Dolayısıyla öncelikle ferdî plânda ilme verdiğimiz önemi gözden geçirmeli, gücümüz yettiğince ilimlerle meşgul olmaya gayret etmeliyiz. Bugün hiçbir gayret göstermeden bilimde söz sahibi olmayı istemek, yukarıdaki Kur’ânî gerçekle bağdaşmayacaktır.

Türkiye hakkındaki düşünceleri
Abdüsselâm, ülkemizde yaptığı konuşmada Türkiye’nin İslâm dünyasına tesirinden ve bilimde önder olma potansiyelinden bahsetmiştir: “Türkiye, kardeş milletlerle olan münasebetleriyle dâima hep lider olagelmiştir. Bu ülke, İslâmî ilimlere ve müspet ilme çok şey kazandırmış büyük bir milleti temsil eder. Günümüzde bilimde ilerlemiş bazı ülkelerin önde gelen akademik kuruluşlarında çalışan mümtaz Türk ilim adamları ve uzmanları İslâm âlemindeki meslektaşlarının medâr-ı iftiharıdır. Bu yüzden Türkiye’nin fıtrî canlılığıyla ilim liderliğindeki rolünü alacağından eminim. İlme gerekli öncelikler verildiği takdirde, Türkiye’nin 2025 yılına kadar ilimde lider olmaması için hiçbir sebep yoktur.” Abdüsselâm’ın bu konuşmasından bugüne kadar geçen süre zarfında bizleri daha da ümitvâr olmaya sevk eden gelişmeler oldu. Okullarımızda yetişen gençlerimizin milletlerarası bilim olimpiyatlarındaki üstün başarıları ile millet olarak bilimde müspet yönde ivme kazanmaya başlamış bulunuyoruz. Fizik, kimya, biyoloji ve matematik gibi temel bilimlerin ortaöğretimden başlanarak sistemli bir şekilde öğretilmesinin bu başarılara katkısı büyüktür. Olimpiyatlarda madalya kazanmış gençlerimizin çokluğu ve bu gençlerin 5–10 yıl içerisinde bilim dünyasına adım atacakları göz önüne alındığında Abdüsselâm’ın Türkiye için belirlediği 2025’te bilimde söz sahibi olma hedefinin çok da uzak olmadığını söyleyebiliriz. Son yıllarda akademik çalışmalarıyla bilim dünyasında adını duyurmaya başlayan başarılı genç Türk bilim adamları da geleceğine umutla bakmamıza vesile olan gelişmelere imza atmışlardır. Burada unutulmaması gereken en önemli husus, bu gençlerin akıl ve kalbin rehberliğinde araştırmaya yönlendirilmeleridir.
Abdüsselâm, Türkiye’de yapmış olduğu bir konuşmasında: “Sizden hep, konuşmasına Allah’ın ismiyle başlayan bir ilim adamının var olduğunu hatırlamanızı isterim. Bunu sadece burada (İstanbul’da) yapmış değilim. Batı’da, nerede olursa olsun, konuşmama hep besmele ile başlamışımdır. Böyle konuşmamdan, onlar da memnun oluyorlar. Bu, benim için bir ümit kaynağı.” demiştir. Bu sözlerle de inancının gereklerini samimi bir şekilde yerine getirmenin diğer insanların tepkisine değil saygısına mazhariyet getireceğini belirtmiştir.
Abdüsselâm’ın bilim dünyasına katkısı, sadece teorik çalışmalardan ibaret değildir. Bilimin dünya barışı ve milletlerin bir araya gelebilmesi için kullanılmasında da büyük katkıları olmuştur. Sanayileşmiş ülkelerle bu yolda ilerleyen ülkeleri birleştirme ve aradaki farkları kapatacak köprüler kurma idealiyle büyük bir merkez açılmasını sağlamıştır. Kurulmasına vesile olduğu Milletlerarası Teorik Fizik Merkezi (ICTP), her yıl bilhassa gelişmekte olan ülkelerdeki bilim adamlarını ağırlayarak bilimin yaygınlaştırılmasını hedeflemektedir. Bu merkez, vefatından sonra ‘Abdüsselâm Milletlerarası Teorik Fizik Merkezi’ olarak anılmaya başlanmıştır. Abdüsselâm bu merkezi plânlarken iki hedefleri olduğundan bahseder. Bu hedeflerden birincisi Doğu ve Batı fizikçilerini bir araya getirmek; ikincisi de gelişme yolundaki ülkelerin aktif ve üst seviyedeki fizikçileri için olabildiğince kolaylıklar temin etmektir. Önemli başarılara imza atmış olan Abdüsselâm 21 Kasım 1996 tarihinde vefat etmiştir.
Abdüsselâm’ın çalışma arkadaşlarından fizik profesörü John Ziman, onu tarif ederken: “Sadece birleştirmek… Abdüsselâm’ın hayatının ve eserlerinin ana fikri budur.” demektedir. O, Kur’ân-ı Kerîm’den ve tevhidden aldığı ilham ile iki temel kuvveti birleştirmeyi başarmış ve bütün kuvvetlerin birleştirilmesi yolundaki teorik çalışmaların önünü açmıştır. İslâm’ın evrensel mesajını hem dinî, hem ilmî, hem de sosyal ve kültürel alanlarda uygulamaya gayret gösteren Abdüsselâm, geleceğin Müslüman ilim adamları için çok güzel bir örnek teşkil etmektedir. Nobel Mükâfatı almış ilk ve tek Müslüman ilim adamı olan, geliştirdiği teoriyle iki farklı kuvveti birleştirmeyi başaran, İslâm medeniyet ve kültür mirasının tesiri altında kaldığını iftiharla söyleyen Abdüsselâm’ın hayatından genç nesillerin alacağı mühim mesajlar vardır.

Kaynaklar
- Prof. Abdüsselâm, İdealler ve Gerçekler, İstanbul, Yeni Asya Yayınları, 1989.
- Şaban Döğen, Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, İstanbul, Yeni Asya Yayınları, 1987.
- Sadettin Merdin, Tanrıya Koşan Fizik, İstanbul, Timaş, 1995.
- Gerard’t Hooft, Maddenin Son Yapıtaşları, Ankara, TÜBİTAK Yayınları, 2000.
- www.nobelprize.org
- www.chowk.com

Alman Amca

30/6/2007 11:08, 2007

Alman Amca
Alaaddin DİKMEN
Mezarlıklar, Muhyî Olan’ın lütfettiği hayatı, büyüklü küçüklü ağaçları ve bütün canlılığıyla temsil ederken, âhiretin kapısı hükmündeki kabirler de, içlerinde yatanlarla Mûmit Yaratıcı’nın Bâkî olduğunu nasıl da haykırıyor.
Hayatın birçok hakikatini haykıran veciz bir söz vardır: “İbret ve nasihat almak için üç mekânı arada bir ziyaret etmeli insan: Hapishaneler, hastahaneler ve mezarlıklar.” Ben üçüncüsünü geziyorum üniversite yıllarımdan kalma bir alışkanlıkla. O yıllarda gecenin bir yarısı, caminin doğusundaki merdivenlerden mezarlığa inerek kendime yüksekçe bir yer bulur ve hayale açık gözlerle dolaşırdım Emir Sultan Mezarlığı’nı. Anadolu’nun kekik kokan tenha, geniş bozkırlarından kopup geldiğim bu büyük şehrin kuru kalabalıkları arasında hayallerimi bile koyacak yer bulamadığım bu saatlerde, kesif düşüncelerden bir an olsun uzaklaşmak ve gecenin bir saatinde kendimi bu sükûnet denizine bırakmak ne kadar da güvenli ve huzur vericiydi. Bu mezarlık; cadde ve sokaklardan sarhoş nârâları ve kahkahalar yükselirken benim için şehrin tek sükûnet bahçesi olurdu.
Kabirlerle yapılan hasbıhallerin her zaman uzlaşma zemininde geçtiği de söylenemezdi hani.
“Yirmi yaşımda ölüm geldi başıma
Acı kattım anamın tatlı aşına.”
diye başlayıp devam eden ve ölümün aslında her an gelebileceğini hatırlatan ifadelerin yer aldığı mezar taşları, insanı dünya hayatının çok önemli bir hakikatini düşünmeye davet ederdi. Ama büyük meblağlar harcanarak yapılmış, üzerinde gurur ve böbürlenmenin kapısını ardına kadar açan bir sürü makam ve unvanın sıralandığı mezar taşlarının tercüman olduğu düşünceler ise, sözün bittiği yer olsa gerek... Hattâ bazen, onların sessiz duruşlarından aldığım cesaretle, “O şatâfat âbidesi mezarlarınızın içi de dışı gibi süslüdür; orada, kültürünüzü, inancınızı ve maddî varlığınızı miras olarak bıraktığınız nesle karşı vazifenizi bihakkın yerine getirmiş olmanın huzuru içindesinizdir inşaallah.” diye düşünürdüm.
Yıllar sonra, bu defa onca iş arasında, dar bir vakte sıkıştı Emir Sultan Mezarlığı’nı ziyaret. İnsan mezarlıklarda tarifsiz duygular yaşıyor gerçekten. Mezarlıklara; “tefekkürün istikamet bulmasına vesile olan mekânlar” denilebilir. Orada ölüm, hayatı hayat olarak tatlandıran yegâne iksir gibi görünüyordu. Ölüm olmasaydı, tefekkür dağarcığımızda, hayatı algılamak ve “insan” gibi yaşamak duygusu olur muydu sahi? Bizim gibi fânîlerin ölmesi, hayatı veren Yaratıcı’nın icraatında, ne kadar da muhteşem bir kudret nişânesi olarak duruyordu. Dahası, Ezelî ve Ebedî Olan’ın mülkünde rotası sonsuzluk olanlar için ölüm, ötelere açılan bir kapının eşiği olarak görünüyordu. Bu düşüncelerle mezarlar arasında dolaşırken, küçük bir çam ağacının altında duran bir mezar taşındaki yazı, düşüncelerimden yıldırım hızıyla çekip alıverdi beni. Mezar taşında sadece isim ve tarih yazılıydı. Ve isim bir yabancıya aitti: Hubert Sondermann (D. 1902-Ö. 1976).
Her şehrin önemli kabul edilen bir mezarlığı vardır. Oralarda yer bulmak oldukça güçtür. İşte Emir Sultan Mezarlığı, Bursalılar için böyle bir mekân... Birçok kişinin oraya gömülme isteğine cevap verilemezken, bir yabancı nasıl ve neden buraya gömülmüştü? Bursa, Osmanlı’nın önemli şehirlerinden biri olduğu için, her dönemde cazibe merkezi olma özelliğini korumuş, burada gayrimüslimler Müslümanlarla asırlarca birlikte yaşamıştı. Bunların kendilerine ait mezarlıkları olmasına rağmen, bir yabancının burada, Müslüman mezarlığının tam ortasında, ne işi olabilirdi?
İnsan, amansız bir merak hissine kapılır bazen. İşte bende şimdi böyle bir ruh hâli söz konusuydu. Mezarlığın batı kapısının ön kısmında, hediyelik eşya satıcılarının olduğu yere çıktım hemen. Oradaki satıcılardan birine mezarlık görevlisini nasıl bulacağımı sorduğumda, arkama dönmemi istedi ve karşıdan gelen üç kişiyi işaret etti: “Bak bu gelenler senin aradığın kişiler.”
Mezarlık görevlileriyle Sondermann’ın kabri başına kadar indik. Çok az da olsa onun hayatından bahsettiler. O zaman bir defa daha, gerek burada gerekse diğer kabristanlardaki her bir mezarın, uzun veya kısa, benzer veya ayrı, ama mutlaka aynı yerde biten bir hikâyesi olduğunu düşündüm. Bu hikâyelerin en değişik olanlarından biri önümde duran mezara ait olmalıydı. Verilen kısa bilgiler ise hikâyeyi netleştirmeye yetmediği gibi, merakımı iyice kamçıladı. Emir Sultan Mezarlığı’nda bir yabancının kabri vardı. Bu araştırılmaya değer bir durumdu.
Sondermann’ın hikâyesi, çok uzaklarda bir yerlerde başlamıştı. Çok uzaklarda… Başka memleketlerde…
Hubert bir Alman ailenin çocuğu olarak Almanya’da dünyaya gelir. Ailesi İsviçre’ye göç edip yerleştiği için orada büyür ve İsviçre vatandaşı olarak yaşar. Mühendislik eğitimi alır, ve başarılı bir makine mühendisi olmasının yanı sıra bir firmanın da iş ortağı olur. 1957’de Uludağ’a, ulaşımı kolaylaştırmak maksadıyla teleferik yapma kararı alınır. İhaleyi Sonderman’ın firması kazanır. Sonraları Bursa’nın önemli bir nişanesi olan teleferik işletmesini kurma işini de mühendis Sondermann üstlenir ve Türkiye’ye gelir. Bu gelişin maksadı, her ne kadar Bursa ile Uludağ’ın teleferik yoluyla birbirine bağlanması olsa da, asıl bağlantı Sondermann ile Türk insanının sıcacık yüreği ve inancı arasında olacaktır. Öyle de olur.
Sondermann 1958’in ilk aylarında Bursa’ya gelir. Gelir gelmez birlikte çalışacağı ekibi kurar ve işe koyulur. O dönemin teknik ve ekonomik şartlarında sarp kayalık yamaçları, dereleri, tepeleri, ormanları aşıp Uludağ’ın zirvesine teleferik hattını ulaştırmak oldukça zordur. Çoğu zaman merkep, katır ve atlar kullanılır. Ama hepsinden önemlisi bire bir insan gücü ve emeği vardır zirvelere doğru uzayıp giden tellerin her bir karışında. Yıllarca yaz kış devam eden zorlu çalışmalarda, kumanyanın gecikmesi yahut çeşitli sebeplerle ulaştırılamaması neticesinde aç kaldığı çok olmuştur çalışanların. Böyle durumlarda, ot türleri dâhil yenilen ne varsa, toplamışlar ve oturup işin başındaki bu yabancı mühendisle birlikte yemişlerdir. Teleferik kabinlerinin makarayla üzerinde kayacağı telleri taşıyacak olan büyük demir direklerin yerlerine dikilmesi, istasyonların kurulması, yüzlerce metre uzayıp giden demir halatların gerilmesi oldukça meşakkatli olmuştur. Yıllar süren çalışmalardan sonra, Uludağ’ın eteklerinden başlayarak zirvesine kadar uzanan bir hatta insan emeği ve azminin bir imzası olan, Türkiye’nin ilk teleferiği 1963 yılında hizmete girmiştir. Yani, “Yeşil Bursa” nın, güven ve itminanla eteklerine tutunduğu heybetli dağın zirveleriyle irtibatı, teleferikle sağlanmıştır artık.
Geçen beş yıllık süre zarfında Sondermann’ın yüreğiyle beyni arasında da bir hayli gel gitler olmuştur. Bursa’da kaldığı süre içinde, Anadolu insanının sıcakkanlılığı, cömertliği, birçok mağduriyet yaşamasına, câhil bırakılmış olmasına rağmen, yüreğini ortaya koyarak gösterdiği paylaşma isteğindeki samimiyet ve inandığı değerler, ona derinden tesir etmiştir. Meselâ daha işe başladığı ilk günlerde ezan sesiyle irkilmiş, yanındakilerden ezanla ilgili bilgi almış, o sesin Müslümanların saygıyla dinlediği ve ibadet saatlerinin geldiğini bildiren bir çağrı olduğunu öğrenmiştir. O günden sonra ne zaman ezan sesi duysa hemen işini bırakıp saygıyla onu dinlemiş, çalışanlardan da aynı saygıyı göstermelerini ister olmuştur. Sonraki zamanlarda Ramazan ayı gelince şahit olduğu oruç ibadetine de derin bir saygı duymuştu. Tamamen Müslüman bir çevrenin içinde birçok Ramazan geçirmiş, onlarla sahurlara kalkmış ve iftarlara katılmıştır. Dahası, Ramazan günlerinin hiçbirinde kimse bir kere olsun, onu bir şeyler yiyip içerken görmemiştir. Bir defasında, Sarıalan mevkiinde arkadaşları oruçluyken sigara içen “Arnavut” lâkaplı kalıp ustasına çıkışmış, yaptığının ayıp olduğunu, kendisinin Hristiyan ve aynı zamanda sigara tiryakisi olduğu hâlde onların yanında bir şey yiyip içmediğini söyleyerek onu bu davranıştan men etmiştir.
İlk dönemlerde, o zamanların en meşhur caddesi olan Altıparmak’ta kalır Sondermann. Oradan, bugünkü teleferik binasının bulunduğu yerdeki şantiye alanına, Bursa’da çok az sayıda bulunan “Ford” otomobiliyle gelir gider. Bir müddet sonra, teleferiğe daha yakın olan Yeşil Camii ile Türbesini kuşbakışı gören bir ev kiralayıp ve oraya yerleşir. Muhtemelen, böyle bir eve yerleşmekle çok sevdiği ezanları, bilhassa Yeşil Camii’den yükseleni dinlemek ve ezanda anlatılanlara şehadet etmek istemiş olmalı; ezanların, Allah’ın var ve bir, Hz. Muhammed’in de (sas) O’nun elçisi olduğuna şahitlik etmesi gibi. Zaten bir müddet sonra, elindeki küçük teybiyle, bilhassa sabahları Bursa’nın selâtin camilerini dolaşıp minarelerinin dibine oturarak, okunan ezanları kaydedecektir.
Kısa sürede mahalleliyle ve çalışanlarla öylesine içli dışlı olur ki, yapılan bütün cemiyet ve davetlerin başköşesinde o vardır artık. Türkçeyi de fazla bir zaman geçmeden öğrenecek ve çevresindekilerle daha rahat diyalog kurabilecektir.
Kadirşinas Türk insanının âlicenaplığına, o da vefa duygusuyla karşılık verir. Öyle ki otomobili âdeta bir servise dönmüştür. Sabah işe geldiğinde orada birikmiş okul çocuklarını arabasına doldurur ve şehir merkezindeki okullarına götürür. Evine gidiş gelişlerde aracı mutlaka çocuk ve yetişkinlerle dolar. Alman asıllı Hubert Sondermann, insanımızı ve değerlerini öylesine benimser ki, artık bizden biri olur. Eskiden üç kıtada, şimdilerde dünyanın her tarafında rengi, dili, dini farklı insanlarla yıllarca birlikte, iç içe ve derin bir hoşgörüyle yaşamayı bilen insanımız, sürekli bahar iklimlerinin esintileriyle nefeslenmiş olan bağrında bir yer de Sondermann için açmış ve onu oracığa yerleştirmiştir. Onun kökünden ve menşeinden gocunmadığımızı hattâ menşeinin unutulmaması gerektiğini hatırlatan bir isimle aralarına alıverirler Onu… O, “Alman Amca”dır artık... Sondermann’ın asıl adı unutulacak ve o bu isimle çağrılacaktır. Bazıları da daha yerli ve daha sıcak bir ifade kullanır onun için: “Alman Emmi…”
Zamanla teleferik işletmeye açılır ve Türkiye’de işi biter Alman Amca’nın. Ama o, ayrılmak istemez. Zaman zaman memleketine gitse de, gitmesiyle dönmesi bir olur. İmdadına oteller bölgesinde oluşturulacak kayak merkezine yapılacak olan telesiyejler yetişir ve her otel onunla çalışmak için sıraya girer. Artık yıllar sürecek bir iş de bulmuştur kendine. Teleferik ve Işıklar mahalleleri de Alman Amcalarından ayrılmamışlardır böylece. Alman Amca’nın disiplinli çalışması, hakkaniyetli olması, kararlı tutumu ve çalışmadaki azmi herkese tesir etmiştir. Tam saatinde işbaşı yapar, ara vermeden çalışır, saati gelince de işi hemen bırakır. Bilhassa çalışma sırasında kullandığı âlet edevatı iş bitiminde mutlaka itinayla temizlemesi ve yerli yerine koyması dikkat çeker. Yanında çalışanlara bildiklerini öğretme konusunda oldukça istekli davranır, oturup konuşma faslını uzatanlara, “Sizler çok konuşuyor az çalışıyorsunuz, oysa sizi Allah görüyor.” diye ikazda bulunur. Ayrıca davet edildiği her yere bir hediye alıp gitmeyi de prensip edinmiştir. Evine de herkes rahatlıkla girip çıkar Alman Amca’nın. Masasında İncil, Tevrat ve Kur’ân-ı Kerim vardır. İslâmiyet üzerinde ciddi araştırmalar yapar. Fırsat buldukça Konya başta olmak üzere belli başlı şehirleri dolaşır. Güler yüzlü ve babacan tavırlarıyla, öğrendiklerini sürekli çevresindekilerle paylaşır ve onları şuurlandırmak maksadıyla bilgilendirir. Öyle ki, İslâmiyet hakkında çevresindekileri şaşırtacak kadar ve onlardan daha iyi bilgiye sahip olduğunu söyleyen çok kişi var günümüzde. Meselâ, yanında birisi bir şey yiyip içse, başlarken “Bismillah” bitirdiğinde de “Elhamdülillah” demesi gerektiğini, “Siz Muhammedanlar yemeye-içmeye başlamadan önce ve yiyip içtikten sonra ne söylersiniz? Hadi söyleyin bakalım!” diyerek hatırlatırmış mutlaka. Bir gün, evine gelen gençten bir bardak su ister. Suyu içmeden önce masanın üstüne bırakır ve gence sorar: “Bu suyun üstünde ve altında ne vardır?”. Genç, “Suyun üstünde su, hava, tavan; altında bardak, masa, beton, yeryüzü…” gibi cevaplar verdikçe hepsine “Hayır!” der. Bu defa dönüp aynı soruyu genç ona sorunca; “Suyun üstü, yani önü Bismillah altı, yani sonu Elhamdülillah’tır.” cevabını verir.
Günden güne Bursa’yla ve Müslüman halkla iyiden iyiye kaynaşan Alman Amca, kendini bu şehre adamak ister. Dönemin yetkililerine ulaşarak Bursa’ya fabrika kurma isteğini iletir. Gâyesi, sevdiği bu toprakların insanlarına bir şekilde faydalı olmaktır. Ne var ki devrin yönetimi ona izin vermez. Bu duruma oldukça içerler. Pes etmez. İkna olurlar niyetiyle birkaç girişimde daha bulunur; ama yine maksadına ulaşamaz. Çok üzülür, öylesine hislenir ki samimi olduğu Müslüman arkadaşlarına sık sık: “Fabrika açmama izin vermediler. Ama Allah bana bu memlekette iki metre yer nasip eder inşallah!” diye içini döker. Bu sözlerde, Alman Amca’nın gönül dünyasında yaşadığı dönüşümlerin net ve kesin izlerini görmek mümkündür. Artık onu, Yugoslavya’nın “Kızıl Ordu” tarafından işgâl edildiğini duyduğunda oturup hıçkırarak ağladığını görünce şaşıranlar, “Besmele” çekerken, “Elhamdülillah” derken ve hattâ âletlerini koyduğu odada namaz kılarken gördüklerinde şaşırmayacaklardır. Ama o, yakın arkadaşlarına, öldüğünde “Emir Sultan Mezarlığı’na gömülmek istediğini” söyleyince hayretleri artacaktır sadece.
1976 Ağustos sıcağında, Rezzak isminin tecellisine âyinedarlık eden Bursa Ovası’ndaki meyve ve sebzeler olanca hararetle olgunlaşırken, Uludağ’ın zirvelerinde, Rahmân isminin tecellisi olarak serinlik insanların üzerinde dolaşıp duruyordu. Sondermann yaz aylarını, aynı zamanda danışmanlığını yaptığı dağdaki otellerin birinde geçiriyordu. Bursa’nın Alman Amcası, yıllarca bin bir emek harcayarak kurduğu teleferiğe binerek geldiği zirvede, gönül ve akıl melekeleriyle Allah’a doğru yükselip giden bağlantılar oluşturmayı başarmış lütfa mazhar kullardanım dercesine, Uludağ’ın zirvelerinde Hakk’a yürür.
Önce ailesine haber verilir Alman Amca’nın, sonra İstanbul’daki İsviçre Konsolosluğu’na. Konsolosluk yetkilisiyle birlikte bir cenaze aracı da gelir. Fazla geçmeden İsviçre’deki oğlu ve kızı da gelirler. Yetkili, Alman Amca’nın başucundaki vasiyeti inceler şaşkınlıkla. Oradakilere döner ve “Muhammedan bu!, Muhammedan!.” der, oğlu meseleyi doğrulayınca, konsolosluk yetkilileri hızlıca oradan ayrılırlar.
Bir Ağustos ikindisi, nice erenlerin ve gönül erlerinin konulduğu, kendisi için ebediyet duasının okunduğu Emir Sultan avlusundaki musalla taşına, bu defa, çok uzaklarda bir yerlerde başlayan bir hikâyenin son kelimeleri konur. Alman Amca’nın Müslümanlığına şahadet olsun diye niceleri saf tutmuşken imamın arkasında, cami avlusunun bir köşesinde, göç yolunda giderken yolunu şaşırıp kalmış yaban kuşları gibi duran oğlu ve kızı olanları seyreder sadece. Ve Emir Sultan Mezarlığı’nda, bir servi ağacının altında son noktası, diğerleri gibi toprakla konulan bir hikâye…


<<Önceki Sayfa |2/72|Sonraki Sayfa>>
Sayfa Başı