Gözdeki Mucizevi Yapı: Kornea

4/9/2007 19:10, 2007

Gözdeki Mucizevi Yapı: Kornea
Yusuf YILMAZ
Görme hâdisesinin gerçekleşebilmesi için pek çok mekanizmanın birbirleriyle uyumlu bir şekilde çalıştırılması gereklidir ki; Cemâl Sahibi Sanatkâr’ın kâinatta her an yarattığı güzellikler seyredilebilsin. Bir şeyin görülebilmesi için ışık, önce saydam bir yapıda yaratılmış korneadan (gözün saydam tabakası), daha sonra da göz merceğinden belli nispette kırılarak görme hücrelerinin bulunduğu retina tabakasına ulaştırılır. Işık burada elektrik sinyaline çevrilerek, sinir hücreleri vasıtasıyla beyindeki görme merkezine iletilir. Beynin algılayabileceği elektrik sinyallerine dönüştürülen bu sinyallere dayanarak beyinde görüntü işlemesi yapılır. Göz ile beyin arasında muhteşem ve karmaşık bir şekilde cereyan ettirilen hâdiseler, sadece bununla sınırlı değildir. Sonsuz bir ilim ve kudret sahibi Yaratıcı, ışığın gözde ilk karşılaştığı kornea tabakasının anatomik, fizyolojik ve fizikî özelliklerini de aynı şekilde ölçülü ve hassas yaratmıştır.
Kornea, anatomik olarak beş tabakadan müteşekkildir. Bunlar dıştan içe doğru sırasıyla; epitel, bowman, stroma, desme ve endotel tabakalarıdır.
Korneanın en dış kısmında yer alan epitel tabakası, değişik tipteki epitel hücrelerinden teşkil edilmiştir. Vücudumuzu dıştan saran derimizin üst tabakasını (epidermis) teşkil eden çok tabakalı epitel hücrelerinin en üstte bulunan (Stratum corneum) kısmı keratinli (boynuz maddesi) olduğu hâlde, kornea epiteli keratinize edilmediği gibi şeffaf bir yapıda yaratılmış ve böylece net görme mümkün kılınmıştır. Bu dış tabaka sürekli gözyaşı bezleri tarafından ıslatılır ve nemli tutulur. Net görme için kornea epitelini keratinsiz yaratan Sâni-i Hakîm, korumak ve beslemek için de gözyaşını onun yardımına göndermiştir.
Buradaki epitel dokusu üç tabakadan yaratılmıştır. En üst kısmındaki yassı epitel hücreleri arasında kurulan sıkı bağlantılar (tight junction) gözyaşındaki sıvı ve iyonların korneanın iç kısmına geçmesini engeller. İkinci tabakada ise, kanat hücreleri yer alır. Bu hücreler arasında üstteki yassı hücrelerdeki gibi sıkı bağlantılar yoktur. Kanat hücreleri farklılaştırılarak, zamanla dökülen yüzey hücrelerinin yerine geçirilir. Burada dikkat çekici husus; yüzeydeki eskimiş hücrelerin dökülmesinden önce, kanat hücrelerinin gelişmelerini tamamlayıp sıkı bağlantılar oluşturmasıdır. Eğer kanat hücrelerinin gelişmesi tamamlanmadan ve sıkı bağlantılar tam oluşturulmadan üst tabakadaki yassı epitel hücreleri dökülecek olsaydı, gözyaşı korneanın iç tabakalarına sızacak ve görmede bulanıklık meydana gelebilecekti. Dökülen yassı epitel hücrelerinin yerlerine, yeni hücrelerin geçirilmesiyle, epitel tabakasının haftada bir kere yenilenmesi sağlanmış olur. Kornea epitelinin en alt tabakasında ise bazal hücreler bulunmaktadır. Mitozla bölünerek çoğalmaya ve farklılaşmaya programlanan bu hücreler, yukarıdaki epitel tabakaları için hücre üretir. Bazal hücreler ise epitelin en altındaki bazal membran (taban zarı) üzerinde bulunur. Ayrıca, kornea epitelinin en üst kısmındaki yassı hücreler, gözyaşının epitele daha iyi tutunmasını sağlayan negatif yüklü glikokaliks tabakası ile kaplanmıştır. Glikokaliks ve gözyaşının musin tabakası vasıtasıyla hidrofobik (suyu sevmeyen) kornea ön yüzeyi, hidrofilik (suyu seven) bir yapıya dönüştürülerek korneanın devamlı nemli kalması sağlanır.
Korneanın ikinci tabakası hücre bulunmayan, kollagen liflerden ve bu liflerin arasında yer alan dolgu malzemesinden yaratılmış bowman tabakasıdır. Bu tabaka yenilenmemekte, bu yüzden hasar gördüğünde korneada beyaz lekeler oluşabilmektedir. Bowman tabakası, korneanın sağlamlığına katkıda bulunmak ve ayrıca üzerindeki epitel tabakasının stromaya tutunmasını sağlamakla vazifelendirilmiştir.
Stroma, korneanın en kalın tabakasıdır ve korneanın direnci büyük ölçüde bu tabaka ile temin edilir. Esas olarak kollagenden (yapı proteini) yapılmış 200 civarında yaprakçıktan ve bunların arasına yerleştirilmiş keratosit adı verilen hücrelerden yaratılmıştır. Gözün sert tabakası olarak bilinen ve kollagen ağırlıklı bir tabaka olan sklera, opak (ışığı geçirmeyen) bir yapıdadır. Acaba skleranın devamı olan ve kollagenden yapılmış korneanın saydamlığı, hangi mekanizmalarla insanın hizmetine sunulmuştur? Bilim adamlarının araştırmaları neticesinde, stromanın saydam olmasında ve bu saydamlığın ömür boyu devam ettirilmesinde pek çok hassas mizanın vazedilmiş olduğu ve böylelikle insanoğluna kâinatı temaşa etme nimeti bahşedildiği anlaşılmıştır. Stromada yer alan kollagen liflerin kalınlığı yaklaşık 35 nanometredir, liflerin arasındaki mesafe ise, 55–60 nanometre civarındadır. Ayrıca yaprakçıklar, stroma tabakasında kornea yüzeyine paralel, birbirine ise dik açı yapacak tarzda dizilmişlerdir. Bununla beraber, stromanın su muhtevası % 78 nispetinde tutulmakta ve böylece kollagen lifler arasındaki mesafe korunarak korneanın saydamlığı muhafaza edilmektedir.
Stromanın altında ise korneanın desme tabakası bulunur. Korneanın en iç kısmında yer alan endotel hücreleri, bu tabaka üzerine tek sıra hâlinde yerleştirilmiştir. Desme tabakası, bowman tabakasından farklı olarak yenilenebilir bir hususiyette yaratılmış ve bowman tabakasına nispetle stromaya daha gevşek bir şekilde tutturulmuştur.
Endotel hücrelerine, korneanın saydamlığının sağlanmasında oldukça mühim vazifeler yüklenmiştir. Altıgen şekilli yenilenemeyen bu hücrelerin devamlılıkları sinir hücreleri gibi hayat boyu sürdürülür. Endotel hücresi herhangi bir sebeple hasar gördüğünde, diğer endotel hücreleri genişletilerek, hasarlanmış olan endotelin kapladığı sahanın örtülmesi sağlanır. Endotel hücreleri arasında, epitel hücrelerine benzer yapıda, stromaya göz içi sıvısının (aköz) sızmasını azaltan özel bağlantılar vardır. Bu bağlantılar, kornea yüzeyinde bulunan epitel hücrelerindeki kadar sıkı yaratılmamıştır ve stromanın içindeki sıvı miktarının artmasını (hidrasyon) kısmen önlerler. Endotel hücreleri arasında yer alan bağlantılar, büyük moleküllerin stromaya sızmasına engel olmak ve küçük moleküllerin stromaya ulaşmasına aracılık etmekle vazifelidirler. Böylece, damarsız bir yapıda olan korneanın beslenmesi, göz içi sıvısıyla sağlanmaktadır. Bununla beraber endotel hücrelerine, su miktarının % 78 olarak sâbit kalmasında da rol verilmiştir. Endotel hücrelerine bu vazife, zarlarına yerleştirilmiş olan Na/K ATPase adı verilen bir enzim sayesinde gördürülür. Bu enzim vasıtasıyla, kornea stromasından su alınıp gözün ön odacığına pompalanmakta ve korneanın su muhtevası ve kalınlığı dengede tutulmaktadır. Korneayı; görmemiz için saydam, saydam olması için de damarsız bir yapıda yaratan, damarsız olmasına rağmen beslenmesini göz içi sıvısıyla sağlayan bir Kudret-i Mutlak olmalıdır ki, bütün bu hâdiseler aksamadan yürüsün, her şey birbirinin yardımına koşsun ve neticeye ulaşılabilsin.
Korneanın sadece saydam bir yapıda olması, vazifesini eksiksiz yapabilmesi için kâfi değildir. Net bir görüş için, göze gelen ışınların belli bir nispette kırılması ve işlenmesi gerekmektedir. Allah, korneanın bu vazifesini yapabilmesi için onu mükemmel bir optik özellikte yaratmıştır. Ön yüzeyinin eğrilik yarıçapı 7,8 mm, arka yüzeyininki ise 6,5 mm olan korneanın merkezî kısmı, kenarlara nispetle daha incedir. Yüce Yaratıcı, korneanın arka yüzeyini göz içi sıvısıyla doldurmuş ve korneanın kırma gücünü havadaki -54 dioptriden, görmeyi mümkün kılan +42 dioptri seviyesine getirmiştir. Eğer bu sıvı yaratılmamış olsaydı, kornea kalın kenarlı (ıraksak) bir mercek (eksi dioptri) gibi davranırdı. Göz içinin ön odacığındaki bu sıvı vesilesiyle kornea, ince kenarlı (yakınsak) bir mercek (artı dioptri) vazifesi görür. Net görmemiz için geri kalan yaklaşık +19,20 dioptrilik kırma gücü ise göz merceğiyle sağlanır. Böylece, görüntüler korneadan geçerek mercek yardımıyla retina üzerindeki görme merkezine (fovea) odaklanmaktadır. Işınların saçılmasına ve gözün kamaşmasına mâni olabilmek için korneanın kenar kısımları (perifer) merkeze göre daha düz bir eğime (daha az kırıcılık) sahip olarak yapılmıştır. Tabiatı rengârenk Yaratan, onu görüp tefekkür edebilmemiz için, dışarıdaki ışıkla gözümüzün tabakalarını da bir âhenk ve tenasüp içinde yaratmıştır.

Kaynaklar
- Aydın, P., Akova, Y.A., Temel Göz Hastalıkları, Güneş Kitabevi, Ankara, 2001.
- Tasman, W., Jeager, E.A., Duane’s Ophthalmology, Lippincott Williams & Wilkins, 2002, CD-Rom Edition.
- Gerhard, K. L., Göz Hastalıkları El Kitabı-Atlas, Çeviren: Prof. Dr. Fazıl Sezen, Palme Yayıncılık, Ankara, 2001.

Küçük Canlılar Niçin Yaratılmış Olabilir?

22/6/2007 18:51, 2007

Küçük Canlılar Niçin Yaratılmış Olabilir?
Dr. Hacı LÜY
Bu soruyu kendisine tevcih ettiğimiz muhterem hocamızın verdiği cevap yıllarca zihnimizi meşgul etmişti. Onun: "Kâinata nisbet edildiğinde siz büyük canlı mısınız, siz niçin yaratıldığınızı düşündünüz mü?" şeklindeki cevabı; bize büyüklük ve küçüklüğün izafî olduğunu öğretiyordu. Allah (cc)'ın çok küçük mahluklara çok büyük işler gördürebileceğini, yıllar sonra anlayabildik. Geçmişte yaşanan veba gibi salgınlarla medeniyetlerin nasıl çökebileceğini, ancak bugün gündeme gelen şarbon veya SARS'ın biyolojik silâh olarak kullanılabilme potansiyelleriyle öğrendik.

Mikroorganizma dendiğinde akla gelen şey, bunların mikroskopik oldukları, yani gözle görülemediğidir. Temizlik hususunda çok hassas olan Efendimiz (sas) tırnakların belli aralıklarla düzenli olarak kesilmesini tavsiye ederken, Hz. Ali'ye hitaben tırnaklarımızın altında barınan ve insanı hasta eden varlıklara dikkat çekmiştir (Deylemi). Daha sonra Orta Çağ boyunca, başta İbni Sina olmak üzere birçok âlim bu görünmez varlıkların tesirlerinden bahsetmiştir.

Mikroorganizma dendiğinde, tek tip varlıklar akla gelmemelidir. Aksine birbirlerinden çok farklı plân ve sistemlerle yaratılmış binlerce canlı bu gruba dahildir. Kabaca sınıflandırıldığında bakteriler, mantarlar, protozoonlar, algler ve virüsleri sayabiliriz. Virüsler önceleri 'canlı mı, cansız mı' diye tartışılırken; sahip oldukları organizasyon ve çok ince sanatlı yapılarından dolayı, artık canlı kabul edilmektedir. Bakterilerin bir zarla sınırlanmış çekirdekleri olmadığı halde (prokaryotik hücre), mantar ve protozoa hücrelerinin çekirdekleri vardır (eukaryotik hücre).

Mikroskopik canlıların dünyasının büyüklüğünü ve ihtişamını idrâk için tıp fakültelerinin müfredatı ve Sağlık Bakanlığı istatistikleri incelenebilir. Tıp fakültelerinin parazitoloji, mikrobiyoloji, klinik mikrobiyoloji, bakteriyoloji ve enfeksiyon hastalıkları gibi bölümlerinde, fakülte bittikten sonra üç yıl ihtisas yapılır, doktora tezleri hazırlanır. Mikroskopik canlılar üzerine yıllarca araştırmalar yapılmış ve halen yapılmakta, araştırmalar derinleştikçe bu âlemin büyüklüğü ve bu canlılardaki muhteşem sanatlar çok daha iyi anlaşılmaktadır. Hastalık yapan bakterilere karşı yeni yeni antibiyotikler geliştirilirken, bakteriler de, "Durun, bu dünyada sadece sizler yoksunuz, bizler de varız." dercesine direnç gösteriyor.

Bakterilerin clostridium cinsi; karbonhidratlardan selülozu, nişastayı, çözünür şekerleri ve hattâ lâktik asiti bile fermente ederek, parçalar. Böylece bütirik asit, asetik asit, CO2 ve H2 gibi ürünlerin açığa çıkmasına sebep olur. Meydana gelen bu maddeler, bakteriler açısından yan üründür. Fakat bu iş insanlar tarafından bütirik asit ve asetik asit elde etmek için yapılırsa, fermantasyon sonunda meydana gelen bu dört madde esas ürün kabul edilir.

I. Dünya Harbi'nde İngiltere'de harp levazımatı yapmak için, bol miktarda asetona ihtiyaç duyulmuştur. Bu hal, asetonun fermantasyon yolu ile yapılması için araştırmalara zemin sağlamıştır. Bir kimyacı olan Weisman, bakterilerden fermantasyon yolu ile aseton elde etmede başarı göstermiştir.

Bakterilerin acetobacter cinsi, alkolü okside ederek asetik asite dönüştürür. Bu bakterilerden istifade edilerek pratikte sirke yapılır. Bakterilerden streptococcus ve leucorostocun bazı türleri ticarî kültürlü ayran, tereyağı ve peynir gibi süt ürünlerinin yapılmasında kullanılır. Bu bakteri türleri tek yoldan madde sentezlemeye programlandığından, sadece lâktik asit istihsal eder. Bu asit, ayranın ekşiliğini temin eder. Yine ticarî maksatla tereyağının tadını daha iyi hale getirmek için, s. lactis ile s. diacetilactis bakterileri kullanılır. Bazı lactobacillus türlerini kullanmak suretiyle elde edilen lâktik asit, plâstiklerin yapılmasında, bazı besin maddelerinin hazırlanmasında, boyacılıkta ve derilerin tabaklanmasında kullanılır. Propionibacterium türleri, bazı özel peynirlerin olgunlaştırılmasında ve İsviçre peynirinin üretilmesinde kullanılır.
Streptosmycetaceae familyasına ait bazı bakteri türleri, antibiyotik istihsali dolayısıyla ekonomik bir öneme sahiptir. Meselâ bugün antibiyotik olarak kullanılan streptesmicin, streptomycesgriseus'tan elde edilir. Hastalıklardan korunmada ve tedavide bakterilerden elde edilen aşılar ve serumlardan istifade edilir. Öldürülmüş veya zayıflatılmış canlı bakteriler kullanılarak aşı hazırlanır. Meselâ tifo aşısı, ölü bakteri; verem (tüberküloz) aşısı, zayıflatılmış canlı bakteri ihtiva eder. Antibiyotikler, insilün gibi bazı hormonlar, kanser tedavisinde kullanılan bazı kimyevî maddeler biyo-teknolojik metotlarla bakterilerden elde edilebilmektedir.

Biyolojik mücadele çalışmalarında, zehirli madde üreten bakteriler kullanılarak zararlılarla savaşılır. Özel olarak üretilip, tarla bitkileri üzerine püskürtülen bu bakteriler, bitkiyi yiyen zararlı böceklerin ölümüne sebep olur. Sivrisineklere karşı bu metot kullanılmaktadır.
Nitrobacteraceae familyasına ait bakterilere daha ziyade toprakta rastlanır. Bunlar topraktaki faaliyetleri neticesi azot devr-i daiminde önemli rol oynayarak toprağın verimliliğini artırır. Bilindiği gibi bitkilerin azot kaynağının mühim bir kısmını, bu bakterilerin oluşturduğu nitratlar teşkil eder. Saprofit (çürükçül) bakteriler, organik maddeleri çürüterek kendileri için besin ve enerji elde ederken, oluşan organik ve inorganik maddeler, toprağın zenginleşmesine, tabiatta sınırlı miktarda bulunan maddelerin tekrar kullanılmasına, madde devr-i daimine vesile olur.

Bitki ve hayvan kalıntılarının çürüyerek toprağa karışmasında, yeryüzündeki madde devr-i daiminde mantarlar da önemli rol alır. Bitkilerin sonbaharda dökülen yaprakları, mantar ve bakteriler vasıtasıyla çürütülerek humuslu organik maddelere dönüştürülür. Oluşan fosfat ve nitrat gibi mineraller, bitkiler tarafından alınarak hayat devrine dahil olur.
Mantarlar; gıda ve fermantasyon (mayalanma) endüstrisi, ilâç sanayii ve çeşitli ürünlerin elde edilmesinde kullanılmaktadır. Peynir, alkol, ilâç ve ekmek yapımında mantarlardan yararlanılır. Mantarlarda minerallerden; kalsiyum, demir, fosfor, potasyum ve bakır bulunmaktadır. Çeşitli antibiyotikler, steroid hormonlar ve birçok vitamin, mantarlardan elde edilir. Son zamanlarda mantarlar, kanser tedavisinde de kullanılmaya başlanmıştır. Penicillumchrysogenum mantarının ürettiği penisilin antibiyotiği, bakteriyel hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır.

Denizlerde, çok fazla alg çeşidi bulunuyor. Algler; protein, vitamin ve mineraller yönünden zengin canlı grubundandır. Bu alglerden çeşitli besin maddeleri üretilerek beslenme problemlerinin çözümlenebileceğini gösteren uygulamalar vardır. Japonya'da bu gâye ile alg çiftlikleri kurulmuştur. Besin değerleri ve ürettikleri oksijen sebebiyle algler, insanlar ve denizlerdeki hayvanlar için vazgeçilmez canlı grubudur. Gıda zinciri de denen, bir canlının diğer canlıya gıda olması şeklinde açıkladığımız silsilenin en birinci halkası bir hücreli alglerdir. Eğer algler olmasaydı, insana kadar ulaşan bu mükemmel gıda zinciri olmazdı.

Gerek bakteri ve mantarlar, gerekse virüslerin hastalık yapan türleri geçmişten günümüze birçok insanın ölümüne sebep olmuştur. Ölüm olmasaydı, dünyanın ne kadar feci bir hâl alacağını, bilim-kurgu filmlerinde seyretmek bile, insanı ürpertmektedir. Dünyamızın dolup boşaltılmasında ve yeni gelenlere yer açılmasında bu mikroorganizmalara çok iş düşmektedir.
Mikroskopta zor görülen bu minik canlıların anatomik ve fizyolojik mükemellikleri ise, ciltler dolusudur. 'Büyük saati mi yapmak daha kolaydır, küçük saati mi?' şeklinde bir soruyla karşılaşıldığında, herkes küçük saatin daha sanatlı ve ince işçilik gerektirdiği için, daha zor olduğunu söyleyecektir. Allah (cc) için zorluk ve kolaylık mevzubahis olmamasına rağmen, bir mikrobun vücudundaki biyokimyevî hâdiseleri ve organcıkları düşünmek, Yaratıcı'mızın kudretinin ve ilminin sonsuzluğunu daha iyi anlamamıza vesile olmaktadır.
Küçük canlıların niçin yaratıldığına dair biyoloji, tıp ve ziraat biliminin ortaya koyduğu neticelerden sadece bazılarına temas ettik. Bu bile yeryüzünün dengesinde küçük canlıların önemli varlıklar olduğunu gösteriyor. İleriki yıllarda ortaya konacak daha çarpıcı neticeleri gördükçe, Allah (cc)'ın küçük canlıları niçin yarattığını çok daha iyi anlayacağız.


<<Önceki Sayfa |1/72|Sonraki Sayfa>>
Sayfa Başı