İçimizde Bir Yolculuk
10/10/2007 16:28, 2007
|
İçimizde Bir Yolculuk İhsan ÖMEROĞLU |
|
Vitaminler, farklı biyo-kimyevî faaliyetler için küçük miktarlarda gereken, birkaçı hâriç vücut tarafından sentezlenemeyen ve dolayısıyla yiyeceklerle alınması gereken organik (karbon temelli) gıdalardır. Vitamin B12 (kobalamin), merkezinde kobalt iyonu olan kompleks, halkalı bir yapıdır. Vücudumuzun ihtiyacı olan bu vitamini sentezleme vazifesini Rabb’imiz, kalın bağırsağımızda da yaşayan mikroorganizmalara vermiştir. Ancak bu mikroorganizmalar insana yetecek kadar üretemedikleri için, B12’nin bir kısmının besinlerle alınması gereklidir. Bitkiler doğrudan sentezleyemediği için bu vitaminin temin edilme yolları oldukça kısıtlıdır. Vitamin B12 kimi hayvanların bağırsaklarında yaşayan mikroorganizmalar vasıtasıyla üretilip karaciğer ve böbrek gibi bazı organlarda depolanır. Bu yüzden B12 vitamini temin etmenin en sağlam yolu, hayvan karaciğer ve böbreği tüketmektir. B12; süt ürünleri, balık ve yumurtada bol miktarda bulunur. Her şeye gücü yettiğini zanneden insanoğlunun yaşamak için mikroorganizmalara muhtaç kılınması ve bakteri gibi basit(!) bir canlıya, böyle bir madde için bu kadar önem verilmesi, evrimcilerin gözü ile bakıldığında açıklanamaz bir durumdur. Acaba atalarımız bakteri(!) iken sahip oldukları B12 vitamini sentezleme kabiliyetlerini -ihtiyaç devam etmesine rağmen- niçin terk etmişler veya kaybetmişlerdir? Henüz bakteri iken sahip olduğumuz(!) böyle kıymetli bir kabiliyet bir anda niçin kaybolmuştur(!) Hâlbuki insan hayatında bu maddeye her dâim ihtiyaç olmuştur ve Yüce Yaratıcı, bizim ihtiyaçlarımızın karşılanmasına memur ettiği canlılardan olan mikroorganizmalara bu vazifeyi vermiştir. B12 vitamini besinlerle alındıktan sonra vücudumuzda nasıl bir yolculuğa çıkar? İnsanın gıdalarla aldığı kobalamin, ince bağırsağın son bölümünde (ileum) kendini tanıyan ve vücuda kazandıran hücre zarındaki hususi alıcılar (reseptör) tarafından tutulur ve kana geçirilir. B12 vitamininin emilerek kana geçirilebilmesi için, midede asidi salgılatılan parietal hücrelerinde üretilen bir glikoprotein olan “intrinsik faktör”ün bu vitamine bağlanmış olması şarttır. Vitamin, bu faktör ile bağlanmazsa kesinlikle bağırsaklardan emilemez. Vitamin emildikten sonra kanda dolaşan “transkobalamin” isimli taşıyıcı proteine bağlanır, hücrelere girebilmesi için de, transkobalamin II isimli bir başka protein gerekir. B12, karaciğerde uzun süre insanın ihtiyacını karşılayacak kadar depo edilebilir. Kobalamin yetersizliği neticesi ortaya çıkan tabloya öldürücü kansızlık (pernisiyöz anemi) denir. Vitamin yetmezliği; yetersiz beslenme (örnek: vejetaryenler) veya midede intrinsik faktör üretilememesi neticesinde ortaya çıkabilir. Kobalamin eksikliği, vücutta yeni hücre üretiminde, bilhassa yeni kırmızı kan hücreleri yapımı için vazifeli kök hücrelerinin bölünmesinde gerekli DNA’nın sentezinde bozulmaya sebep olur. Bunun neticesinde kemik iliğinde henüz olgunlaşmamış, vazifesini yapamayan ve çapları normalden büyük kırmızı kan hücrelerini oluşturacak öncü hücreler dolaşıma verilir. Parietal hücreler nerede eğitim gördü? Midesi alınmış veya intrinsik faktör üretemeyen kişilerde bu vitaminin vücuda kazandırılması mümkün değildir. Peki, mide gibi aslî vazifesi gıdaları kısmî olarak sindirmek ve bağırsaklara fasılalı geçişi ayarlamak olan bir organ niçin intrinsik faktör sentezler? Vücudun bu maddeye olan ihtiyacını nereden bilir? Dahası bu maddenin bağırsaklardan emilebilmesi için gerekli olan son derece hususi bir şeker, protein karışımı maddeyi sentezlemeyi nasıl öğrenmiştir? Vücut bu kadar karmaşık bir molekül üretip B12 vitaminini bağlayacağına niçin vitaminin kendisini üretme yoluna gitmemiştir? Ayrıca ne işe yaradığını bilmediği, nasıl bağlanacağı ve korunacağı konusunda biyo-kimya, fizyoloji ve farmakoloji eğitimi almamış parietal hücreler bu maddeyi bağlamak için gerekli hususiyetleri nasıl öğrenmişler ve bu maddeyi hangi lâboratuvarda sentez edip denemişlerdir? Midede asit salgılayan hücreler aynı zamanda intrinsik faktörü niçin üretir? Midemize salgılatılan hidroklorik asit ve pepsinojen isimli enzim, proteinleri yapıtaşlarına (aminoasit) ayırmak içindir. Asit salgılayan parietal hücreler, aynı zamanda salgıladıkları aside ve pepsinojen enzimine dayanıklı bir protein üretirler (intrinsik faktör). Bu hücreler, protein olduğu hâlde parçalanmayacak, mide asidinden korunacak ve aynı zamanda sadece B12 vitamini gibi son derece az miktarda alınan bir maddeye tutunabilecek bir protein sentezini nasıl öğrenmişlerdir? Mide öyle bir mevkidir ki, burada salgılatılan hidroklorik asit, temizlik için kullanılan çamaşır suyuna benzer bir maddedir ve mideden başka yere döküldüğünde büyük bir tahriş edici tesire sahip kılınmıştır. Bu asidin çok az miktarı yemek borusuna geçtiğinde (reflü, kursak kaynaması) çok şiddetli yanmalara sebep olur. Mide; gıda ve sıvılarla doldurulduğunda karmaşık bir hâl alır. Bu asit kazanının içinde B12 gibi çok az olan bir vitamini arayıp bulmak ve onu yakalayıp bağlamak, üstelik bu sırada asitten zarar görmemek muhteşem bir ibret tablosudur! Vitamin ile birleşmiş intrinsik faktör, ince bağırsaklarda yolculuğuna devam eder ve bağırsağın son bölümü olan ileumdaki emilme bölgesine ulaşır. Buradaki emilme işinde vazife yapan bağırsak hücrelerinin zarındaki kapılar sadece bu B12-intrinsik faktör kompleksi için açılır ve sadece onları içeriye alır. Bağırsak hücresinin içinde misafir edilen B12 vitamini, daha sonra kanda dolaşırken kendisine mihmândârlık edecek taşıyıcı molekül olan transkobalamine bağlanır ve ihtiyaç duyulan hücrelere kan yolu ile taşınır. Bütün vücut hücrelerinin ihtiyacı olan vitamin, herhangi bir hücreye ulaştığında burada kendisini taşıyacak yeni bir nakil vasıtası olan transkobalamin II ile birleştirilir. Böylece vitamin vazife göreceği mevkie varmış olur. Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da bazı unsurların zâhiren çok basit olduğu hâlde, mutlaka ihtiyaç duyulan bünyeye dışarıdan alınması gerektiğidir. Maalesef kansızlık çeken birçok insanın temel problemi bu vitaminin eksikliği olduğu hâlde, sebebi pek bilinmediğinden gerekli tedavi yapılmamaktadır | |
(2) Baglanti
İki Nobelli Vitamin B1
22/6/2007 18:57, 2007
İki Nobelli Vitamin B1
Kadir DEMİRCAN
1800’lü yıllarda sağlıklı bir hayat için gerekli olan protein, karbonhidrat ve yağlar biliniyor; fakat dengeli beslenen insanların her gün aldığı vitaminler bilinmiyordu.
Araştırma heyecanı
Hollandalı Christian Eijkman (1858-1930), çocukluğunda doktor olmak ister; ama ailesinin maddî imkânsızlıkları sebebiyle ilk zamanlar buna fırsat bulamaz. Eijkman, Hollanda’nın sömürgesi olan Java (Endonezya) ve Batavia’ya (Jakarta) doktor gönderileceğini duyunca, askerî akademiye hemen kayıt yaptırır. Burada eğitimini tamamlayan Eijkman, askerî cerrah olarak Java’ya gönderilir. Vazifeye başladıktan kısa bir süre sonra sıtmaya yakalanır. İki yıl sonra hastalığı iyice artar ve tedavi için memleketi Hollanda’ya gönderilir. Daha sonra tıbbî çalışmalarına devam etmek için Berlin’e geçen Eijkman, orada tüberküloz mikrobunu bulan, bu yüzden Nobel Mükâfatı alan Robert Koch ile tanışır. O günlerde sıtma ve vereme sebep olan mikroplar bilinmediği için, bu hastalıkların tedavi imkânı da yoktu. 1880’li yıllarda beriberi yaygınlaşır. Askerler arasında da hastalıklar artınca Batavia’da bir araştırma merkezi kurulur. O sıralarda sıtma ile mücadele eden Eijkman, araştırma merkezine gidip beriberiye sebep olduğunu düşündüğü mikrobu bulmayı gâye edinir. On yıllık çalışmaları neticesinde beriberi faktörünü bulur; ama bunun adını koyamaz. Pastor ve Koch’un çalışmalarındaki ‘mikrop’ düşüncesi, bu dönemlerde beriberinin de mikrobik bir hastalık olduğu kanaatini uyandırmıştır. 1886’da Batavia’da çalışmalara başlayan Eijkman, beriberi hastalığına polyneuritis galinarum adını verir. Bu buluşları ile 1929’da Nobel Tıp Mükâfatı’nı arkadaşı Frederick Hopkins’le paylaşır.
Beriberi
Uzun yıllardan beri bilinen bu hastalık, 1870’li yıllarda Uzak Doğu’da oldukça yaygınlaşır. Hattâ, bazı köylerde, çocukların yarısı bu hastalık sebebiyle ölür. Kilo kaybı, kas krampları, iştah azalması, zihin bulanıklığı, kalb yetmezliği, görme refleksi eksikliği, güçsüzlük, ödem, kusma ve iştahsızlık gibi belirtilerle kendini gösteren, sinir sistemini yıkıcı ve bazen de ölümcül olabilen beriberi, Sri Lanka dilinde (singhaleses) aşırı derecede hâlsizlik demektir. Beriberi kelimesinin kökü mahallî dildeki ‘koyun’dur. Beriberi hastalarının hâlsizlik sebebiyle, koyun gibi yürüdüğünden bahsedilir. 1870’li yıllarda beriberi vakalarının artması, Sanayi Devrimi’nin bir yan tesiri olarak görülebilir. Pirinç işleme ve parlatma makinelerinin icadıyla işlenmiş ve kabuğu çıkarılmış pirinç tüketimi artar. Bu durum beriberi vakalarının artmasına yol açar. Beyaz ve daha lezzetli olduğu için tercih edilen bu pirinç; kabuklu ve kepekli pirince göre daha az B1 vitamini ihtiva etmektedir.
İşlenmemiş buğdayın 100 miligramında 0,4 mg B1 vardır. Sadece kepeğin 100 miligramında ise, 2-4 mg B1 bulunur. Günlük ihtiyacımız ise ortalama 1 mg’dır. Kafein ve alkol alımı ile hamilelik gibi durumlarda bu vitamine duyulan ihtiyaç miktarı artar. Günümüzde işlenmiş pirinç yenildiği hâlde beriberinin ortaya çıkmamasının sebebi, pirince dışarıdan B1 vitamini ilâvesidir. 1940’lardan itibaren pirinç, un, makarna gibi ürünlere B1 vitamini ilâve edilmeye başlanır. Yakın bir zamana kadar bilinmeyen B1 vitamininin katkısı ile bugün milyonlarca insan sağlıklı şekilde hayatını devam ettirmektedir.
B1 vitamini
Eijkman, önceleri tavşan ve maymunlar üzerinde deneyler yapar; ama bunlardan bir netice alamaz. İşlenmiş pirinç verilen tavukların beriberiye yakalandığını keşfeder. Bu çalışmalar on yıl sürer. Eijkman, tam teşhis edemese de, beriberiye pirinçle beslenmeye bağlı bir şeyin sebep olduğunu bulur ve buna ‘beriberi faktörü’ der. 1906 yılına ait notlarında şöyle der Eijkman: “Pirinçte protein ve tuzlardan farklı bir şey var. Bu madde sağlık için vazgeçilmezdir.” Buna bağlı olarak Eijkman, işlenmiş pirincin zehirli olabileceğini bile dile getirir.
Eijkman’ın çalışmalarını sürdüren Gerrit, pirincin zehirli olmadığını, ama hayatî öneme sahip bir maddenin pirinçten eksildiğini keşfeder. 1906’da Eijkman’ın Nobel’den arkadaşı Frederick Hopkins, bu hayatî maddenin protein, karbonhidrat yağ ve tuzlardan farklı bir şey olduğunu keşfeder ve buna ‘aksesuar faktör’ der. 1912’de kimyacı Casimir bu maddeye ‘vitamine’ ismini verir. Vital (hayatî) ve amine kelimelerinden müteşekkil bu kelime, ‘hayatî öneme sahip aminler’ demektir. Casimir, aslında nicotinic asidi kristalize etmiştir. Bulunan madde yanlıştır; ama ‘vitamine’ ismi kalır. 1926’da hakiki B1 vitamini bulunur. Bu ilk B vitaminine önceleri ‘Aneurin’ ismi verilir. Fakat araştırmacılar kükürt atomu olmayan eksik bir formülü yayımlarlar. 1936’da thiaminin yapısı anlaşılır, formül yenilenir ve lâboratuvarda sentezlenir. Bu sefer de isim tartışması çıkar. Çünkü beriberi faktörü, antiberiberi, antineuritic vitamin, vitamin B, B1 vitamini gibi birçok isim vardır. En son Amerikan Kimya Derneği’nin de katkılarıyla ‘thiamine’ isminde karar kılınır.
Böylece 1880’lerde başlayan araştırmalar, 1936 yılında sona erer. 56 yıl süren bu çalışmalar, iki Nobel Mükâfatı getirir, milyonlarca insanın hayatının kurtulmasına vesile olur. Burada şu hususu da belirtmek gerekir: Japon doktor Takaki, Eijkman’dan önce, daha az pirinç yiyerek beriberi hastalığından uzak kalınabileceğini bulmuştur; fakat o günkü muhabere imkânları sebebiyle Eijkman’in bundan haberi yoktur. O, Java’ya doğru yola çıktığında, Japon donanması da beriberi hastalığına çözüm arıyordu. 1880’lerde Japon deniz kuvvetleri baştabibi Takaki, askerlerin öğününde azotlu besinlerin az olduğunu fark eder. Pirinçle beslenen askerlerin ilâve olarak sebze, buğday ve balık ile beslenmelerini emreder. Altı yıl içinde beriberi vakaları ortadan kalkar. 1890’de bu diyet ‘Takaki diyeti’ ismiyle kanunlaşır.
Thiamin
B1 vitamini pirimidin ve thiazol halkalarından yapılmıştır. Bu iki halka karbon köprüsüyle bağlanmıştır. Thiazoldeki azot +1 yüklüdür, bu azot atomu thiaminin katıldığı kimyevî reaksiyonda elektron kaynağı olarak kullanılır. Thiamin molekülündeki atomların kombinasyonu, çok net olarak plânlı bir yaratmayı gösterir. Bu iki halkanın bir köprü ile bağlanması, elektron alışverişine, kimya, fizik ve elektrik kanunlarına tam uyumu, akıllara mühendislik hesaplarını getirmekte ve tefekkür ufuklarımızı aydınlatmaktadır. Matematik hesaplarına göre böyle muhteşem ve çözülmez bir mekanizmanın tesadüfen oluşma ihtimali imkânsızdır. Meselâ, 40 bin atomlu bir proteinin rastgele oluşma ihtimali 10160’ta birdir. Matematikte 1050’den sonraki ihtimaller sıfır kabul edilir.
Enerji üretimindeki misyon
Yakıtı biten aracın yol alamaması gibi, insan da enerji olmadan hayatını devam ettiremez. Vücudumuzda en modern kimya fabrikalarını geride bırakan olağanüstü enerji üretim merkezleri mevcuttur. Hücrelerimizde yer alan bu mikro enerji santrallerine mitokondri denir. Thiamine, buradaki enerji üretim faaliyetlerinde önemli roller verilmiştir. Bu vitamin vesilesiyle kolumuzu kaldırır, topa vurur, göz kapaklarımızı açıp kapatabiliriz.
İki tip enzimin koenzimi olacak şekilde yaratılmış olan thiamin, vücudumuzda fosfat bağlanmış hâlde (thiamin pyrofosfat olarak) bulunur. Bu işlemlerde vazifelendirilen diğer bir molekül Mg iyonudur.
TTP başta glikoz olmak üzere karbonhidrat metabolizmasında önemli roller verilen bu vitamin, enerji üretimine katılır.
Sinir sistemindeki misyonu
Biyolojik sistemlerin sağlıklı çalışmasında bütün unsurların gerektiği miktarda, en uygun yerde, tam zamanında bulunması gerekir. Bu açıdan vitaminler de kendi üzerlerine düşen vazifeye uygun olarak hususi bir miktarda gereken yerde, gereken zamanda olmalıdır. Hem beyinde, hem de vücuda dağılan sinirlerde bulunan thiamin, sinir hücrelerinin normal vazifelerini aksamadan yapabilmeleri için hayatî öneme sahiptir. Thiamin eksikliğinde nörolojik hastalıklar meydana gelir. Ancak bütün teknolojik ve ilmî gelişmelere rağmen thiaminin sinir hücre metabolizmasında nasıl bir rol oynadığı henüz tam olarak bilinmiyor. Suda çözündüğü için depolanamayan ve her gün alınması gereken thiaminin beyindeki yoğunluğu beslenmedeki değişikliklere rağmen çok fazla değişmez; böylece thiaminin beyindeki yoğunluğu dengede tutulur. Eğer bu mükemmel denge olmasaydı, en küçük bir gıda eksikliğinde veya beslenme bozukluğunda bütün beyin ve sinir sistemimiz alt-üst olurdu. Beyindeki thiamin miktarı normalin altına düşünce otomatik bir sistem devreye sokulur ve hemen beyne ilâve thiamin gönderilir. Diğer bir teoriye göre de thiamin, sinir iletiminde sodium-potasyum kanallarının çalıştırılmasında rol alır.
Alkol-B1 vitamini münasebeti
Bazı kişiler sağlıklı bir hayat için, günde bir kadeh şarabın içilmesini tavsiye ederler. Hattâ buna ‘bilimsel’ bazı açıklamalar da getirirler(!) Ama gerçek bilgilerle konuştuğumuz zaman alkolün zararlı olduğu inkâr edilemez. Wernicke Korsakoff sendromu, beyin ve adaleleri tutan ciddi ve tehlikeli bir hastalıktır; yürüme problemine, hafıza kaybına ve kişilik değişikliklerine sebep olur. Bu sendroma beriberi hastalığının alkoliklerde rastlanan tipidir denebilir. Thiamin eksikliğine alkoliklerde fazla rastlanmasının üç sebebi vardır:
1. Alkoliklerin beslenmesi sağlıksız ve yetersizdir.
2. Alkol; karbon ve hidrojen bakımından zengindir. Bu durum thiamin ihtiyacını artırır.
3. Alkol, bağırsaklardaki ATPase enzimini tesirsiz kılar. Bu durumda thiamin emilimi zarar görür. Hastalığın ağır seyrettiği durumlarda komaya girilebilir. Hattâ bu hastalık ölümle de neticelenebilir.
Allah’ın gıdalara yerleştirdiği vitaminler, hayatımızı devam ettirmek için olmazsa olmaz fonksiyonlarını haberimiz olmadan yerine getirmektedir. Biz onların kıymetini ancak hasta olduğumuzda veya eksikliklerinde anlıyoruz. Bu cansız molekülleri bulan bilim adamlarına Nobeller veriliyor, iltifatlar yağdırılıyor. Acaba bu sanat harikası eserlerin Sanatkâr’ını ne kadar hatırlıyoruz? Bir vitaminin unsurları teker teker ele alındığında görülecektir ki, ona yerleştirilen hiçbir şey, lüzumsuz ve abes değildir. Bununla alâkalı olarak Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:
“Sâni’-i Âlem olan şu kâinatın ustası, iş başında olarak Şems ve Kamer’i hangi çekiç ile yerlerine çakıyorsa; aynı çekiç ile, aynı anda zerreleri yerlerine -meselâ zîhayatların gözbebeklerinde- yerleştiriyor. Semavatı hangi ölçü ile, hangi mânevî âlet ile tertib edip açıyorsa; aynı anda, aynı tertib ile gözün perdelerini açar, yapar, tanzim eder, yerleştirir. Hem Sâni’-i Zülcelâl mânevî kudretin hangi mânevî çekici ile yıldızları göklere çakıyorsa, aynı o mânevî çekiç ile, beşerin sîmasındaki hadsiz alâmet-i farika noktalarını ve zâhirî ve bâtınî duygularını yerlerine nakşediyor.”
(0) Baglanti