Afrika'da Açan Güller

4/9/2007 19:09, 2007

Afrika'da Açan Güller
Burhan İSPİRLİ
İstanbul soğuk kış günlerinden birini yaşarken düştü yolumuz Tanzanya’ya. Gezinin üzerinden yaklaşık bir ay geçmesine rağmen, hâlâ altı günlük seyahatin tesiri var üzerimde. Orada birçok güzellik gördük. Tabiatı, havası, denizi, tropikal meyveleri… Bütün bunlar Allah’ın o ülkeye bahşettiği güzelliklerden sadece birkaçı. Ama Anadolu insanının vesile olduğu güzellikleri binlerce kilometre ötede bu derece görebileceğimizi hiç tahmin etmemiştik. Bu güzellikleri görmekle kalmayıp âdeta iliklerimize kadar yaşadık. Mütevazı Anadolu insanının bu ülkede yaptıkları, birkaç kişinin hayatında gizlenmiş. O kahramanların vesile oldukları güzellikleri anlatmaktan oldukça uzak olan bu satırlar, onların hizmet anlayışını anlatan yola küçük bir işaret sayılmalı.
Birkaç masanın etrafında hâlelenmiş misafirler pürdikkat, konuşan bir şahsı dinliyor. Yorgunluğu gözlerinden belli olan bu kişi, dört gün önce vefat eden kardeşini -Erkan Ağabey’i- anlatıyor. Biz hem ağlıyor hem dinliyoruz. O anlattıkça hiç görüp tanımadığımız birini o kadar çok seviyoruz ki! Hadîslerde bahsi geçen, birini Allah için sevmenin böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Kimdi bu Erkan Ağabey? Adı sanı bilinmezken Türkiye’de haberlere neden birden konu olmuştu? Erkan Ağabey ne yapmıştı ki, altı gün boyunca burada tanıştığımız bütün öğretmenlerin ilk anlattığı, o idi. Yabancı bir ülkede cenaze namazını eski Cumhurbaşkanının kıldırdığı, arkasından Savunma Bakanının ağladığı ve cenazesi hınca hınç dolu olan bir kişi insanlara nasıl bu kadar tesir etmişti?
İki yıl önce, o da bizim gibi seyahat için gelmiştir buralara. Ve ilk gelişinde âşık olmuştur Tanzanya’ya. Çağın gönül insanının konuşmalarından aldığı ilhamla bu topraklara yerleşmeye karar verir. Ailesini ve sahip olduğu her şeyi beraberinde getirir. Öyle bir yerleşir ki, dönmeyi hiç düşünmez. Bir tek gâyesi vardır: Bu topraklarda bir Türk üniversitesi açmak. Bunu başarabilmek için ticarete devam eder.
Öyle bir aşkla yanar ki, insanlar da yanar onun ateşiyle. Samimi tavırları, mütebessim yüzü, hiç bitmeyen aksiyonu sayesinde tanıştığı herkes tarafından oldukça sevilir Erkan Ağabey. Tanzanya insanı zamanla kendilerinden biri olarak görmeye başlar onu. Beyaz insanla zeytin renkli insan zihinlerdeki menfilikleri unutarak kol kola gezmeye başlar Tanzanya sokaklarında.
Gelişinin sekizinci ayında, sevdası olan üniversitenin arsasına bakmak için giderken trafik kazası geçirir Erkan Ağabey. Bir süre hastanede yattıktan sonra, arkasından özü ve gözü yaşlı insanlar bırakarak gerçek hayata açar gözlerini. Kurduğu gönül sultanlığını o göçünce anlar herkes. Halktan ve devlet kademesinden oluşan mahşerî bir kalabalık son yolculuğunda yalnız bırakmamıştır bu yiğit insanı. Dualar, âminler fevç fevç yükselir Rahman’ın katına. Hayatını verdiği bu topraklar şimdi Erkan Ağabey’in nâşını bağrına basmış vaziyette. Vasiyeti gereği bu topraklara, Darüsselâm’daki Türk Lisesi’nin bahçesine, gömülmüş.
Sözü Erkan Ağabey’in ağabeyinden sonra, ortağı Murat Bey alıyor. İnançla konuşuyor. “Erkan Ağabey’in hayali inşallah yarım kalmayacak. Bayrağı biz devraldık.” diyor ve dua istiyor.
Bizle beraber Erkan Ağabey’in on iki yaşındaki oğlu da konuşulanları dinliyor. Ayrılırken yanına gidip teselli edici birkaç cümle söylüyorum. Söyledikleri karşısında, “Böyle bir babanın böyle bir evlâdı olur.” deyip susuyorum: “Neden üzülecekmişim ki, babam şehit oldu!”
Ertesi gün Erkan Ağabey’in kabrini ziyarete gidiyoruz. Okulun bahçesinde yalnız ama ulu bir çınar gibi duruyor. Mezarının başına çömelip onu düşünüyorum. Böyle bir hayata, kalbe ve imana hayran olmamak elde değil.
“Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra…
Arkadan gömleğini, kefenini soydular
“Aman kalkar!” deyip üstüne taşlar koydular.”
Mısralarda anlatılan o yiğitler çoktan üzerindeki taşları atarak, o karşı bayırdan kalkmış, hem maddî hem de mânevî âlemde kıtalar aşıyordu. Mânevî âleme göç etmiş o yiğitlerin Tanzanya’daki ismi Erkan Ağabey’di.
Sonra kafama bir soru takılıyor. Peki ya bundan sonrası? Erkan Ağabey’in vefatıyla bu hizmet yarışı burada bitecek mi? Tanzanya’nın sıcak havasında vakit akarken buluyorum aradığımı. Her tanıştığım öğretmenin yüzünde ve gönlünde görüyorum cevabı. Her birinin hikâyesi başlı başına bir destan. Birisi on bir senedir buralarda. Memleketini sorunca “Tanzanyalıyım!” diyecek kadar buralı olmuş, artık dönmeyi kafasından silmiş. Bir başkası, Tanzanyalı bir hanımla evlenmiş. Bu izdivacın meyvesi Orhan, çikolata teni ve siyah gözleriyle herkesin sevgisini kazanmış. Bir diğer öğretmenimiz ise, henüz yirmi bir yaşında. Mezun olur olmaz buralara gelmiş. Okulun bahçesinde bekçi kulübesinden bozma üç metrekarelik bir odada yatıp kalkıyor. Gecelerini dil ve kültürünü bilmediği bir memleketin ortasında yapayalnız geçiriyor. Ve daha anlatılacak nice hikâye...
“Hepsi geçerek bir çile mağarasından
Kardeş ve oğul, ana ve babayı
Baba ocağını, ata yurdunu
Gençlik bahçelerini
Atarak bir çırpıda bir yana
Yüreklerinde bir yurt özlemi duysalar da
Çölün kızgın taşlarını
Yapıştırarak gördükleri özlem hayallerine
Yürüdüler ve gittiler arkalarından”
(S. Karakoç, Hızır’la Kırk Saat)

Sezai Karakoç bu mısraları ilklerle beraber herhalde çağımızın kahramanlarını da düşünerek yazdı. Ve artık biliyorum ki, Erkan Ağabey’den kalan bayrak yere düşmemiş, başka ellerde nazlı nazlı dalgalanıyor.

Kır Çiçekleri

23/8/2007 19:01, 2007

Kır Çiçekleri
Mehmet ERDOĞAN
İş yerimizin Büyük Çamlıca’ya bakan yakasında, betonlar arasında uzun bir botanik bahçesi veya güzellik koridoru diyebileceğimiz bir alan vardır. Çimen, çiçek ve ağaçlarla kaplı bu güzellik koridorunda arkadaşımla yürüyoruz. Çayırgüzelleri rüzgârda ekinler gibi salınıyor. Sütleğen otu, papatyalar ve ismini bilmediğimiz birçok sarı, mavi, pembe çiçek yanlarından geçerken bize tebessüm ediyor. Bir çiçek âdeta yolumuzu kesiyor. Duruyoruz. Pembe yapraklarıyla bize nazlı nazlı bakıyor. Sanki çiçeklerini koklamamız için bize davetiye çıkarıyor. Eğiliyoruz. Lâtif, pek lâtif bir kokusu var bu çiçeğin. Ama bu koku bizlere bir başka çiçeği çağrıştırıyor: Çiçeklerin sultanı gül… Evet, bu çiçeğin bir yaban gülü olma ihtimali var.

Oradan ayrılıyoruz. Biraz ötede karşımıza birkaç gün önce dalından bir parça kopardığımız erguvan renkli çiçekleriyle bize tebessüm eden bir ağaç dikiliyor. Sanki bizi görünce kendine çeki düzen veriyor. Ama ona dokunmamızı istiyor mu, yoksa istemiyor mu, tereddüt içindeyiz. İhtimal ki onu uzaktan sevmemizi arzu ediyor. Şöyle düşünüyorum: Bu çiçeğin günde bir ziyaretçisi ya çıkar ya çıkmaz. Ama o, insanların, çiçeklerini seyretmesi ve onlardan güzel mânâlar çıkarması için sabırla bekliyor. Asla bıkmıyor, tomurcuklarından sıyırdığı çiçeklerini çevreye takdim ediyor.

“Bu ne sabır Allah’ım!” diyorum. Bu tablo ömür boyu tebliğ yapmış; ama inanan bir tek kişiye veya bir cemaate sahip olamamış peygamberleri aklıma getiriyor.

O an aklıma kendi durumum geliyor: Sabırsız tıynetim (huy, yaratılış) beni dilgir (kırılgan) ediyor. Keşke, diyorum erguvan rengiyle bize gülümseyen şu çiçek gibi olsaydım. Bıkmadan usanmadan Hak ve hakikati anlatsaydım. Ama asla yılmasaydım. Bana inanan tek bir insan olmasa da, tekbiri dilime ve gönlüme pelesenk etseydim. Ve bir ömür boyu onu nağmeleştirseydim. Bir süre daha yürüyoruz.

Arkadaşım, yolumuzun üzerindeki böğürtlenleri gösteriyor ve “Şunların buradan kaldırılması gerek.” diyor. Ben “evet” der gibi başımı sallayarak tasdik ediyorum. Bu güzellik armonisi üzerinde dokunulmayan, içine girilemeyen bir kurtarılmış bölge gibi duruyor bu böğürtlenlerin kapladığı alan. Belki bu yüzden böyle bir düşünceyi uyarmış olmalı bizde.

Bir süre daha yürüyoruz. Koridorun sonuna geliyoruz; ama güzellik koridorunu tekrar gezmek için geri dönüyoruz. Biraz evvel dolaştığımız yerlere bir daha bakıyoruz. Çiçekleri, ağaçları bir daha seyrediyoruz. Ama bu sefer görmediğimiz daha birçok güzelliğin farkına varıyoruz.

Bir armut ağacı, gövdesinin yarısı yok olmuş vaziyette, hayatta kalma savaşı veriyor. Ama hâlâ meyve vermeye devam ediyor. Bu hâlinden şekva edip bir kenara çekilmemiş. Hüzün ve matem elbisesine bürünmemiş. Yine neşeli, yine memnun, yine, şen şakrak ve şükür içinde. Hem de meyve vermeye devam ediyor. Üzerindeki meyveleri hâlâ insanlara takdim ediyor. Yaralı hâlde onu ayakta tutan gücün, damarlarında dolaşan aşk usaresi olduğunu anlıyoruz. Görev aşkı onu ayakta tutuyor. Hakk’ın emrini yerine getirmek asla düşmesine fırsat vermiyor, yıkılmasını önlüyor. Ya biz!..

Biraz zorluk çekince yolumuzu yönümüzü değiştiren biz? Hele zor anlarımızda vazifemizi asla asla aklımıza bile getirmeyen biz?

Biraz daha yürüyünce birkaç dakika evvel gördüğümüz böğürtlenleri görüyoruz. Arkadaşım, bu sefer onlara biraz dikkatli bakıyor. Sonra bana dönüp; “Bak Mehmet böğürtlenlerin ortasında bir çiçek var.” diyor. Bakıyorum. Hakikaten beyaz tepecikleriyle bize tebessüm eden bir çiçek. Hem de bu dikenli bölgenin çeşitli yerlerinde aynı çiçeğin uzantıları görünüyor. Böğürtlenler onu çembere almış gibi… Çiçeğin hâline acıyoruz. Ama ben bir şey duyuyorum. Zannımca çiçekten geliyor. Bu ses bir fısıltı gibi yayılıyor bütün benliğime: “Hayır hayır bana acıma. Ben zavallı değilim. Sen kendi hâline acı ki, nefis ve ego dikenleri ortasında kalmış kalbini onların elinden kurtaramıyorsun. Benim hâlim birkaç mevsimlik ömrümü ilgilendiriyor. Ama senin hâlin ebedî bir hayatı tehdit ediyor.” Bu sesle irkiliyorum. Çiçeğe hak veriyorum. Çaresizliğimi ona fısıldamak istiyorum. Ama beni dinlemiyor. Sanki bakışıyla “Gayret et. Zamanın var. Gücün kuvvetin yerinde; ama silkinmen gerek!” diyor.

Arkadaşım bunları duymuyor.

Bir süre öylece yürüyoruz. Çiçeklerin aralarında görünüşleriyle pek iç açıcı olmayan dikenlere bakıp Allah’ın Cemîl ve Celîl isimlerini zikrediyoruz. Bu seyrangâhın sonuna geldiğimizde Arkadaşım: “Kır Çiçekleri” isimli bir şiir yazmam için teklifte bulunuyor. Ben bu ismi çok beğeniyorum. Bir şiir kitabına isim olup olamayacağını düşünüyorum. “Ama ‘kır’ kelimesi, ‘kırmak’ mânâsına da geliyor.” diyorum. Arkadaşım “Onu kimse düşünmez!” diyor.

Buradan ayrılırken, arkadaşım içli sesiyle şarkının ilk mısralarını terennüm ediyor:

Baharı kokluyorum sizde kır çiçekleri,
Dağda şenlik, özde esenlik kır çiçekleri?



Ben devam ediyorum içten içe:

Sen erguvan, sen sarı çiçek, sen yaban gülü,
Çektiniz gönlümün gözünden en ince tülü.

Gördüm ki her biriniz bir başka âlemdendir,
Renginiz, nakşınız, bir gizli kalemdendir.

Baharı kokluyorum sizde kır çiçekleri,
Dağda şenlik, özde esenlik kır çiçekleri.

Bin bir rayihanızı içime çeksem bir bir,
Taşardı özümden binlerce ezan ve tekbir.

Anladım ki siz çiçekler birer meleksiniz,
Sanat-ı İlâhî’den binlerce hevenksiniz.

Baharı kokluyorum sizde kır çiçekleri,
Dağda şenlik, özde esenlik kır çiçekleri.


<<Önceki Sayfa |1/72|Sonraki Sayfa>>
Sayfa Başı