Bir Mumun Titrek Hissiyle

23/8/2007 18:59, 2007

Bir Mumun Titrek Hissiyle
Hatice KESTİOĞLU
Titrek bir mum alevinde veya beş numaralı gaz lâmbasının cılız ışığında geçen gecelerimiz vardı bir zamanlar. O zamanlar tv denen ‘vakit çalar’ yoktu, radyomuzda hem saat başı haberleri, hem de kendi müziğimizi dinlerdik. Radyo dinlemediğimiz zamanlarda ise, bir köşeye çekilir, mütevazı dünyamızda hayaller kurardık. Böyle yapınca sanki onulmaz yaralarımız iyileşir, kendimizi mutlu hissederdik.
Bazen göz pınarlarımızdan sessizce kayıp giden göz yaşlarımıza vururdu bu cılız ışıklar, bazen yeni bir ümit bulmanın sevinciyle parlayan gözlerimize, bazen de çaresizlikle iki yana açılan ellerimize… Ama her hâlükârda o cılız ışıklar ruhumuzu ve çevremizi aydınlatırdı!..
Titrek mum ışığında zorlukla okunan yazılar daha mânâlıydı sanki. Dudaklardan dökülen her nağmenin ruha hitap eden bir yanı vardı. Şarkılar da, türküler de bizdendi ve onları bizden birileri söylerdi bir zamanlar.
Sevgilerimiz içten, özlemlerimiz daha bir tutkuluydu. Gecelerimiz daha kısa fakat mânâlıydı. O loş ışıkta, yüzün bütün çizgileri gözükmese de, sohbetler daha bir koyu ve tatlıydı. Dizi filmler ve filmlerin sahte kahramanları hayatımızın her alanını kaplamamış, dost ve komşu sohbetlerinin ana teması olmamışlardı henüz. Her yerde kendi dünyamız konuşulurdu. Sohbetlerimize mum diken tv olmadan önce, çaresizlerin dertleriyle hemhal olmak için çırpınanlar çoktu. O zamanlar dostlar için ayrılan vakitler dar değil, alabildiğine genişti. Aile hayatımızda ilgisizlikten şikâyetler çok azdı o zamanlar. Çocuklarımız şefkatin, merhametin ve sevginin pınarlarından kana kana içerlerdi.
Ve sonra hayallerimizin üstüne perde çeken elektrikler geldi evlerimize davetsiz bir misafir gibi. Etrafımızı ve bütün odalarımızı aydınlattı lâmbalar; ama sanki büyü bozuldu âniden. Zamanla içtenliğimiz de, sohbetlerimiz de başkalarının dertleriyle hemhal olmak da tarihe karıştı. Bize dâir birçok güzellik yanlarına kardeşliği de alarak o kadar uzaklara gittiler ki…
Gözlerimiz kitap sayfalarında artık gezinmiyor, o kanal senin bu kanal benim geziniyoruz, türküler yok dilimizde. Bütün her şey teknolojiyi nasıl, ne zaman ve ne şekilde kullanacaklarını bilmeyen insanlar yüzünden bozuldu.
O eski dostluklarımız, sevgilerimiz, kardeşliklerimiz, diğerkâmlıklarımız geri gelse; eski günlerimize yeniden kavuşsak. Her şey mumların erimesi, fitillerin bitmesiyle tarihe mi karıştı gerçekten? Kaybettiğimiz benliğimizi bakalım bulabilecek miyiz yeniden? Oysa kalbimiz aynı kalb, ruhumuz aynı ruh, eski günlerdekinden ne eksik ne fazla. Üzerimizdeki ataleti bir atabilsek, kaybettiklerimizi aramaya başlasak her şey eskisi gibi olacak.
Eskiden bütün dünyaya kapalı Allah’a açıktı yollarımız; şimdi ne yazık ki, bütün dünyaya açık, insanlara ve Allah’a kapalı

Bir Kader-Denk An

1/8/2007 20:45, 2007

Bir Kader-Denk An
Selçuk ASLAN
Uykusuzluktan bîtap düştüğüm hâlde gözüme uyku girmiyor. Bu sıkıntı nasıl atlatılır? Yatağımda sağa sola dönüyorum, olmuyor. Kalkıp pencereden dışarı bakıyorum, dışarısı da ruhum gibi kapkaranlık... Nefes alıp vermem düzensizleşiyor, içimdeki sıkıntı büyüdükçe büyüyor, ağlamak istiyorum. Nasıl kurtulacağım bu sıkıntılardan? Bu nasıl bir hayat?!.. Tekrar yatağa giriyorum, sağa dön, sola dön, olmuyor. Uyandığımda saat on olmuş, nasıl uyudum ben de bilmiyorum. Yüzümü yıkıyorum, kahvaltıya oturuyorum, birkaç lokma bir şeyler yiyip dışarı çıkıyorum. Çocukların sesi kafamı şişiriyor, o kadın komşusuna neden böyle bağırıyor? Cebimde ne kadar para var, bilmiyorum. Otobüs parası çıkar; ama ben bu dertlerin içinden nasıl çıkarım onu bilemiyorum. Ölsem annemin dışında kimsenin umurunda olmaz, o çok ağlar, çok üzülür. Dernekteki arkadaşlar için ölümüm bir şey ifade etmez. Biri gider, biri gelir ne de olsa. En iyisi ölmemek. Hani rahat bir hayatım olsa, biraz da param, sonra yazın tatile gitsem güzel bir yere. Kışın hiç üşümesem, saatlerce otobüs(te) beklemesem, arabam olsa ne rahat olurdu! Hayaller, muavinin gideceğimiz istikameti bağırarak söylemesine kadar süren güzel hayaller...
Bilgisayar işinden iyi de para kazanıyorum; ama ne oluyor?!.. Oraya borcum var ödeyemiyorum, buradan ödünç aldım veremedim, başka yere şunu götürmem gerek. Elde bir şey yok. Kazandığım nereye gidiyor?
Dernekteki arkadaşlarla kurtuluş plânları yapıyoruz. Hükümet devirip hükümet kuruyoruz(!) Bir de sürekli para-pul hesabı. Gün böyle bitiyor. Akşam altı civarı dernekten çıkıp evin yolunu tutuyorum. Dönüş parası kalmadığı için 4–5 kilometre yürümem gerek. Karanlığa kalıyorum. Araba kornaları, işportacılar, kestane satanlar, dershanelerden çıkan öğrenciler ve paydos eden işçilerin arasında sıyrılıp eve kestirmeden varmak istiyorum. Tren garına giriyorum. Kalkmak üzere olan bir tren ve yolcuları uğurlamaya gelen akrabalar, arkadaşlar ve dostlar. Sıkıntılarımı yüklesem şu trene gider mi?..
Demir yolunun kenarından, çakıl taşlarına basarak yavaş yavaş gidiyorum. Belim hafif ağrımaya başlıyor. Demiryolu işçileri kulübelerinde çay içiyorlar. O sırada yanımdan üç dershane öğrencisi geçiyor; ellerinde kitapları, deneme imtihanlarından memnuniyetlerini belirtiyorlar. Başlarında türban var. Bir soğukluk hissediyorum; ama bir yanım da sızlıyor: “Haksızlık ediyorsun.” diyor. Yine de diğer yanım üstün geliyor.
Öğrenciler gecekondu semti Şakirpaşa’ya doğru yol alırken ben caddeye inip son bir kilometrelik yolumu adımlamaya devam ediyorum. Arabalar yarım karış yanımdan vızır vızır geçiyor. Moloz döküntüleri içinde ayağım burkula burkula yürüyorum ve dengemi kaybedip düşüyorum. Söylenerek kalkıp devam ediyorum. Biraz ilerledikten sonra asfalta çıkıp ölüme on santim mesafede yürümeyi tercih ediyorum. Bir yaş boşanıyor gözümden. Bıkkınlığın, çaresizliğin, ümitsizliğin ve bir eksikliğin gözyaşı. Karanlıkta kimseler görmüyor, zaten görmelerini de istemem.
Eve geliyorum, kapıyı çalıp bekliyorum. Küçük kardeşim açıyor kapıyı. Yüzüne bile bakmadan odama girip üstümü değiştiriyorum. Annem gelip “Yemek yer misin?” diye soruyor. Yemeği beğenmediğim için üzgün bir şekilde gidiyor. Kapıyı kilitleyip masanın başına oturuyorum. Problemler yine yokluyor benliğimi. Bir daha kahroluyor ve ümitsizlik denizinde alabora oluyorum. Kimsem yok yardım isteyecek, akıl verecek ve çıkış yolu gösterecek.

Kısa bir özetini verdiğim bu bunalım tablosu tam üç yıl sürdü. Bu süre zarfında gülmedim, kendimi bir gün bile huzurlu hissetmedim. Geceleri ağlayamadım. Kimseler yoktu. Hayat acımasız ve kötüydü. Yaşamaya değmezdi. Ölüm fikri sık sık aklımı kemirmeye başlamıştı. Kolaydı, babamın silâhı vardı; tek bir kurşun bütün dertleri bitirebilirdi. Ve intiharı kesin olarak kafama koyduğum bir gece yine uykusuzluk nöbetlerim bitmiş, nihayet uykuya dalmış, sabah saat dokuz-on arası uyanmıştım. Kararımdan caymamak için hiçbir şey hissetmemeye çalışıyor, duygularımı bastırıyordum. Annem ekmek almaya gitmiş, kardeşlerim okuldaydı. Babam evde değildi. Silâh dolapta duruyordu, ölüm yakın gözüküyordu. Televizyon açıktı; ne var diye baktığımda, STV’de Fethullah Gülen’in bir konuşması vardı. Okuduğum dergi, gazete ve kitaplar sebebiyle karşı olduğum biriydi. Kötüydü(!) ve bizim de karşı çıkmamız gerektiği söyleniyordu. Öyle de yapıyorduk. Gayriihtiyarî televizyonun sesini açtım ve şu cümleleri işittim: “İnanmayanlara, Allah’ı inkâr edenlere zulmetmeyin; çünkü onlar inanmayarak kendilerine en büyük zulmü ediyorlar.” Bu sözlerden sonra reklâma girildi. Söylenenleri bir defa daha zihnimden geçirdim. Elim kolum titremeye başladı. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Hemen odama girdim, yatağa uzandım ve ağlamaya başladım. Yaklaşık üç yıldır Allah’a inanmıyordum; inancı, yaradılışı reddediyordum. Kendimi toparlamaya çalıştım. O anda aklıma ilkokul 4 veya 5. sınıfa giderken gördüğüm bir rüya geldi.
Peygamber Efendimiz (sas) olduğundan emin olduğum o yüce kişi rüyama girmişti. Yatağım bir ağacın altındaydı. Yanıma gelip elindeki kitabı bana uzattı. Ben de kitabı alıp yastığımın yanına bıraktım ve uyumaya başladım. Kitabın Kur’ân-ı Kerîm olduğundan da emindim. Sonra çocukluğum aklıma geldi. Komşumuzun oğluyla namazlarımızı kaçırmazdık, bisikletlerimizle namaza giderdik. Bisikletlerimizi cami avlusuna bırakır, abdestimizi alır, “Allah’ım bisikletlerimizi koru!” diye dua edip, büyüklere bakarak namazımızı kılardık. Hattâ bir keresinde üzerimizde şortlarımız vardı. Bisikletlerimizle gezerken ezan okundu. Namaza yetişmek istiyorduk; ama şortlarımız diz kapağımızdan yukarıda olduğu için bu şekilde namaz kılmanın doğru olmadığını da biliyorduk. Eve gitmek uzun sürerdi. Biz de şortlarımızı belimizden biraz aşağı indirip diz kapağımızı örtecek şekle getirdikten sonra namazımızı kılmıştık. Küçüktüm o zamanlar, ama mutluydum, bir derdim olunca dua edip Allah’a sığınır, O’ndan yardım isterdim. Huzuru hissederdim kendimce.
Hatıralar birden sökün edip gelince, tebessüm ettiğimi fark ettim. Durup düşündüm; bu sabah yaşadıklarımın bir mânâsı olmalıydı. Annem gelmişti. Bu defa onu üzmeyip kahvaltımı yaptım ve odama çekildim. Sanki bir aydınlık belirmişti. Sanki kördüğüm olmuş bir ipin ucunu tutup çekmiştim ve düğüm açılmaya başlamıştı. Sonra ruhumun derinliklerinden kopup gelen “Allah’ım affet!” sözleri dilimden dökülüverdi.
Hemen bilgisayarın başına geçip, unutmuş olduğum abdesti araştırdım. Bir internet sitesinden fotoğraflı namaz tarifi buldum. Birkaç fotoğraftan sonra namazı, sûreleri ve duaları parça parça hatırlamaya başladım. Abdestimi aldıktan sonra iki rekât namaz kıldım. Rabb’ime günahlarımı bağışlaması, nefsime hâkim olmam için bana irade vermesi ve beni hayırlı bir kul eylemesi için dua ettim. Namazdan sonra kalbimi kaplamış siyah bir tabakanın sanki parçalanmaya başladığını hissettim. Aynı gün, genelde uzak durmaya çalıştığım bir arkadaş beni “Kutlu Doğum”la alâkalı bir programa davet etti. Orada gördüğüm manzarayla gözyaşlarım bu defa daha farklı akıyordu. O kadar güzeldi ki! İçim huzur dolmaya başlamıştı, kalbimin üzerindeki o siyah tabaka iyice parçalanmış, bir ışık demeti belirmişti. Programda namaz üzerine söylenenler bana çok tesir etti. Ertesi gün namaza başladım.
Günden güne içim huzurla doluyor, beni daraltan sıkıntılarımın tamamen sona ermesi için Rabb’ime dua ediyordum. Kutlu Doğum programında hediye edilen bir kitabı okumaya başladım; Kur’ân âyetlerini îzah ediyordu. O kadar güzeldi ki, okudukça huzur doluyor, içimdeki inancın sağlamlaştığını fark ediyordum. Beni hayattan koparan karanlık düğümler çözülmeye başlamıştı.
Artık, neredeyse her an Rabb’ime şükrediyorum; her şeyin başı şükür. Bugün hayatım düzene girdi. Sabahları evden çıktığımda sokakta çığlık çığlığa oynayan çocukların gözlerindeki ışıltı içime huzur dolduruyor. Yanlarından geçerken saçlarını okşamam ve onların dönüp bana gülümsemeleri o kadar güzel ki. Ağaçların, çiçeklerin, bulutların güzelliğini tekrar fark ettim. Güneş’in sıcaklığını, Ay’ın ışığını tekrar gördüm; bu defa bir dost gibi.
Kardeşime gülümsemek, onu sevindirecek bir hediyeyle eve gelmek, beni mutlu gören ailemin gözündeki “Şükürler olsun Yâ Rabbim”i fark etmek o kadar güzel ki! Bugün yaşıyorum bunları. Beni karanlığa sürükleyen, inkâr temelli teorileri kutsal saydıran, insanları yaratıcı olarak gösteren her şey O’nun (cc) lütfuyla silinip atıldı. Hayallerim değişti, şuyum olsun, buyum olsun dönemi bitti. Aslında ne kadar iyi durumda olduğumun farkına vardım; mutlu bir ailem var, evimiz var; var, var, var. Şükürler olsun inancımın gerektirdiği birçok şeyi yerine getirebiliyorum. Hayatı bir tesadüf değil, bir imtihan olarak değerlendiriyorum artık. Dünyanın en büyük, en eşsiz hayat kaynağını okuyorum: Kurân-ı Kerîm’i. Aslında yaşadığım bu duygular o kadar güzel ki, sözle anlatılmaz. Umarım benim eski durumumda olan herkes doğru yolu bulur. Allah her zaman kullarının yanındadır. Buna inanmak, O’na itimat etmek lâzım. Çok değil, bir-iki ay oldu, bu duyguları yaşıyorum; ömrümün son nefesine kadar O’nun korumasıyla namazımı terk etmeyeceğim. Bu güzel noktaya gelmeme vesile olan bütün herkesten Allah razı olsun, mekânları cennet olur inşaallah!
Unutmayalım, en kötü, en zor, en içinden çıkılmaz görünen anlarımızda bile bir ümit ve inayet var ve biz buna inanıyoruz.


<<Önceki Sayfa |2/72|Sonraki Sayfa>>
Sayfa Başı