Kayaçların Devridaimi

10/10/2007 16:25, 2007

Kayaçların Devridaimi
Mehmet BOZKIR
 

Yerküre, çekirdeğinden kabuğuna kadar sürekli bir değişme ve yenilenme içerisindedir. Devasa büyüklükleri, sert ve katı yapılarından dolayı, yerinden oynamaları imkânsız görünen dağ silsileleri de aslında devamlı bir hareket ve değişime tâbi tutulmaktadır. Meselâ sıradağların bir kısmı yükseltilmeye devam ederken, birçoğu da mütemadiyen aşınarak küçültülmektedir. Dağların malzemesi olan ve minerallerden oluşan kayaçlar başlangıçtan itibaren nasıl teşekkül etmekte, daha sonra nasıl bozulup dağılmakta ve başka bir kayaca dönüşmektedir?

Yerküredeki jeolojik hâdiseleri açıklayan Levha Tektoniği (Plate Tectonics) teorisine göre, gezegenin yavaş soğumasıyla yüzeyde oluşan sert kabuk tabakası, sıcak hâlde olan arzın derin bölgelerinden gelen basıncın tesiriyle kırılarak on bir levha parçasına ayrılmıştır (Şekil 1). Sâbit olmayan bu levhalar sınırları boyunca hareket ettirilmekte ve böylece yeryüzünün çehresi sürekli değiştirilmektedir. Volkanik ve sismik bakımdan aktif bölgeler bu levhaların sınırlarında bulunurlar.1 Dünyanın zirvesi olan Everest bu şekilde her sene yaklaşık 2 cm yükseltilmektedir. Oysa bu tepenin de aralarında bulunduğu Himalaya dağ silsilesi başlangıçta yoktu. Burası yaklaşık 50 milyon sene evvel Hint Alt-Kıtası’nın Asya’ya birleşmesi ve bu bölgenin sıkıştırılmasıyla yükselmeye başlamıştır. Hint Alt-Kıtası Asya’ya doğru olan yolculuğu sırasında deniz tabanındaki kayaçları da (meselâ kireçtaşları, ayrıca ofyolit gibi sadece deniz tabanında oluşan magmatik kayaçlar) önüne katıp sürmüş ve bunlar dağ silsilesindeki kayaçların bir kısmını teşkil etmiştir. Diğer kayaçlar ise, kabuğun sıkıştığı ve kısmî ergimelere mârûz kaldığı bu bölgedeki magmatik faaliyet neticesinde oluşturulmuştur.

Küre-i arz üzerinde levhalar vasıtasıyla tatbik edilen bu değişim hâdisesiyle uyumlu bir şekilde işleyen, yeryüzünün mikro düzeyde şekillendirilmesinde vazifelendirilen diğer önemli süreç ise, bir kaya türünden diğerine geçişi ifade eden kayaç çevrimidir (rock cycle) (Şekil 2). Bu sürecin ilk aşamasında, erimiş kayaçlardan müteşekkil ortalama 1.200 oC sıcaklığa sahip magma, levha hareketleri ile yükseltilmekte, daha sonra soğuyup katılaşarak magmatik kayaçlar oluşturulmaktadır. Magma, yeryüzüne daha çok iki levhanın sınır ve sınıra yakın bölgelerinde olduğu gibi ulaşırsa, sıcak malzemenin âni soğuması volkanik (yüzey) kayaçların oluşmasına vesile olur. Şayet katılaşma, kıta levhalarının altında yüksek sıcaklık ve basınç şartlarında daha yavaş gerçekleşirse plütonik (derinlik) kayaçları yaratılmış olur. Granit gibi derinlik türü magmatik bir kayacın bu şekilde oluşması için yaklaşık 650 oC sıcaklığa ve 10 bin atmosfer basıncı gibi yüksek değerlere ihtiyaç duyulmaktadır.

Yerkabuğunda gerçekleşen soğuma hâdisesi lâboratuvarda test edilmeye çalışılmış, uygun sıcaklık ve basınç ortamı sağlanmasına rağmen, bir magma haznesinin kıtalar altında kayaç oluşturacak şekilde soğuyup-katılaşması (kristalleşmesi) için gerekli en önemli faktör olan zaman, deneye dâhil edilememiştir. Çünkü bu tür bir işlemin gerçekleştirilebilmesi için bir milyon seneden daha uzun bir süre gerekmektedir.
Yüksek sıcaklık ve basınç altında meydana getirilen magmatik kayaçlar, oluşum ortamlarından çok farklı olan yeryüzü şartlarına çıktıklarında bazı durumlarda kararlı hâllerini sürdüremeyerek parçalanma ve dağılmaya mârûz kalırlar. Daha çok soğuk iklimlerde çatlaklara giren suyun donarak genleşmesi, çöl ortamında ise gece-gündüz sıcaklık farklılıklarının yüksek olması gibi fizikî unsurlar kayacın ufalanıp kuma dönüşmesinde rol oynarken, aşırı yağışların gözlendiği tropikal bölgelerde ise yağmur suyu ve havadaki gazlar çatlak ve kırıklardan kayacın dokusuna nüfuz etmekte ve böylece minerallerin kimyevî yapısında bozunmaya sebep olmaktadır. Erozyon ve ayrışma neticesinde küçük boyutlu parçalara (kil, silt, kum, çakıl) ufalanan kayalar, rüzgâr, buzul, akarsu vasıtasıyla taşınarak çökelti şeklinde göl, deniz ve ırmak ortamında biriktirilmektedir. Bu malzeme daha sonra üst üste yığılmanın ağırlığıyla sıkışıp pekleşmekte ve çeşitli bağlayıcı (çimento) malzemeler ile katılaştırılarak tortul kayaçların oluşmasında rol almaktadır. Çamur veya kilin sertleşmesiyle şeyl gibi tortul (sedimanter) bir kayacın teşekkülü, tabiî sürecinde 5 milyon sene sürmektedir.
Tortul kayaçlardan kireçtaşı (CaCO3) ve kaya tuzu (NaCl) ise farklı mekanizmalarla yaratılmaktadır. Deniz veya göl suyunda çözelti şeklinde bulunan kireçtaşı kimyevî tortullaşma ile dibe çökelmekte ve zamanla taşlaşmaya mârûz bırakılmakta; kaya tuzu ise, sığ göllerde veya deniz ve göl kenarlarında nispeten yüksek sıcaklık şartlarında suyun daha hızlı buharlaşmasıyla meydana getirilmektedir.

Zamanla üst üste biriken bu tortul kayaçlar daha derinlere (birkaç km) gömülmekte, buradaki sıcaklık ve basınç artışına bağlı olarak artık kararlı durumlarını sürdüremediğinden ergiyip yeniden kristalize olmaktadır. Bu başkalaşım ile, metamorfik denilen üçüncü bir kayaç türü yaratılmaktadır. Meselâ, tortul bir kayaç olan kireçtaşı metamorfizma neticesinde kristal dokusu değişikliğe uğratılarak daha sert ve dayanıklı olan mermere dönüştürülmektedir. Şâyet, kayaçların oluşmasına vesile olan tortul malzeme daha derinlere gömülürse, ortamdaki sıcaklık ve basınç daha da artacak, ve kayaç ergiyerek magmaya dönüştürülecektir. Kayaç teşekkülü çevrimi böylece tamamlanmış olup yeni bir süreç başlayacaktır. Aslında bütün bu süreci yumuşak kar tanelerinin üst üste yığılmasıyla zaman içinde katı ve sert buzul tabakalarına dönüşmesine benzetebiliriz. Bunlar daha sonra havaların ısınmasıyla eriyerek suya dönüşmekte, her durumda buharlaşmakta ve tekrar kar şeklinde yağmaktadır.

Süreklilik arz eden bütün bu faaliyetler, kâinatta esas olan yenilenme ve değişim kanununun yerkürede de farklı ölçeklerde tecelli ettiğini gösteriyor. Herhangi bir malzeme farklı ortam ve şartlarda neticesi insana uzanan birtakım faydalar arz edecek şekilde davranmaktadır. Magmatik faaliyetler ile bir yandan maden yığışımları yeryüzüne taşınmakta, bir yandan yeraltında seyahat eden sular ısıtılarak yüzeyde insanın hizmetine sunulmakta, bir diğer yandan ise toprağa dönüşen bu malzeme tarım için işe yarar hâle getirilmektedir. Kudreti Sonsuz, yeryüzünü bu şekilde insanın rahat yaşaması için sürekli olarak bir faaliyete tâbî tutmakta, yenilemekte ve üzerimizdeki rahmetini devamlı hissettirmektedir.

Dipnotlar
1. Louie, J. “Plate Tectonics, The Cause of Earthquakes.” Nevada Seismological Laboratory 11 May 2001.
2. Physical Geology, 5th Edition, Charles C. Plummer and David McGeary, WCB Publishers, 1991.
3. http://www.windows.ucar.edu/tour/link%3D/earth/geology/rocks_intro.html
4. http://www.mineraltown.com/infocoleccionar/How_rocks_minerals_are_formed

KIYAMETE DAVET Mİ?

24/6/2007 00:57, 2007

Kıyamete Davet mi?
Salih Şeref DURAN
İnsanlık tarihi boyunca devam eden amansız harpler, insanlarla birlikte tabiata da büyük zararlar verdi. Yaratılıştaki mu’cizevî, dinamik ve kararlı dengeden dolayı her şeye rağmen insanlık varlığını sürdürdü; ekosistemdeki küçük ölçekli tahripler de Rahmân ve Rahîm olan Yaratıcı’mızın isimlerinin tabiat kitabındaki tecellileriyle kısa zamanda onarıldı. Aslında bunda bir imtihan sırrı vardı. İnsanın tabiat üzerindeki bozucu tesirine bir noktaya kadar izin veriliyordu. Ne var ki 20 ve 21. asrın teknolojik gelişmeleri, aşırı derecede artan endüstriyel üretimler ve atom enerjisi gibi yanlış ellerde çok tehlikeli olabilecek enerjilerin keşfi ile bu denge bozuldu. Toprak, hava ve suyun sanayi atıklarıyla kirletilmesi, nükleer atıklar, ozon tabakasındaki delik, ormanların tahribi sebebiyle gezegenimizin ihtiyaç duyduğu oksijenin azalması, yiyecek ve içeceklerdeki zararlı katkı maddeleri… Bütün bunlar kendi sonumuzu getirdiğimizin birer işareti değil midir?
‘Teknofelâket’ olarak adlandırılan bu süreç hızla devam ederken, “Bilgi, bir felâket aracına nasıl dönüştü? Saadet getirmesi gereken ‘bilim’ nasıl oldu da insanlığı uçurumun kenarına sürükledi? İnsanı saadete götürecek bilgi nereden ve nasıl elde edilir?” gibi hayatî sorular bugün cevap beklemektedir. M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “Ölçü ve Yoldaki Işıklar” isimli kitabında “İlimler, saadetimizi tekeffül edip, bizleri insanlığa yükselttiği ölçüde faydalıdırlar. Aksine, insanoğluna korkulu rüyalar yaşatan ilim ve teknoloji, yolumuzu kesmiş bir cadı ve şeytandır.” 1 diyerek tam da bu noktaya ışık tutmaktadır.

Nükleer teknoloji felâket mi getirdi?
“Hayatımın en büyük hatası, başkan Roosevelt’e atom bombasının yapılabileceğine dâir yazdığım tavsiye mektubudur.” (Albert Einstein)
Kâinatın Hakîm Mutasarrıfı, eşyayı, insanın merakını kamçılayacak, idrakini besleyecek ve kalbine nur saçacak nice hikmet pırıltılarıyla bezemiştir. Bunlardan birini, atomu ele alalım meselâ… Bu küçücük memurların özüne sıkıştırılmış, geçtiğimiz yüzyıla kadar bilinmeyen müthiş enerji keşfedildi ve ‘nükleer enerji’ olarak bilim tarihindeki yerini aldı. Ancak ne hazindir ki, nükleer enerji insanlığa hizmet yerine, büyük ölçüde tabiatı ve güzellikleri tahrip için kullanıldı.
Albert Eistein, atom bombasının yapımına doğrudan katılmadığı hâlde, Hiroşima ve Nagasaki’nin savrulan külleri arasında Japon bilim adamı dostundan özür dilemiş ve ölümünden saatler önce, ABD Başkanı Roosevelt’e yazdığı mektubu hayatının en vahim hatası olarak niteleyerek, yapmış olduğu bu muazzam buluşa yeterince sevinemediğini göstermiştir. Japon dostu, tarihte eşi benzeri görülmemiş yıkımlara sebep olacak ve mensubu bulunduğu millete derin acılar yaşatacak bu felâketle ilgili olarak Einstein’in: “Üzgünüm dostum, atomu canavara kaptırdım.” pişmanlığını bin bir elem ve üzüntüyle dinliyor ve tavırlarıyla artık özür dilemenin de çok geç olduğunu îmâ ediyordu.
Einstein 1905 yılında meşhur “Özel İzafiyet Teorisi”ni bilim dünyasının önüne koyduğunda, insanlık tarihinde görülmemiş güçte bir bomba yapmak aklından geçiyor muydu bilinmez. Ancak atom bombası bu teoriyle ortaya konulan E=mc2 formülüne dayanmaktaydı. Buna göre parçalanamaz zannedilen atom parçalanabilir ve onun çekirdeğinde mündemiç olan korkunç enerji açığa çıkarılabilirdi.
Einstein’in tavsiye mektubu, bir süre sonra ABD başkanı tarafından kabul gördü ve tarihler 1943’ü gösterirken “Manhattan District Project” resmen ilân edildi. Hummalı çalışmalar devam ederken, Başkan Roosevelt’in âni ölümüyle yardımcısı Harry S. Truman alelacele ABD’nin 33. başkanı seçildi. O tarihe kadar atom bombası çalışmalarından haberi bile olmayan Truman, “Çok Çok Gizli” ibaresiyle bir dosya aldı. Burada özetle, “… Bu öyle bir bomba ki, insanlık tarihinde eşi ve benzeri görülmemiş tesire sahip bir silâhtır.”2 denmekteydi. Dosyayı gönderen, projenin sır kutusu ve Roosevelt’in Savaş Bakanı Henry Lewis Stimson’dan başkası değildi.
Sıkı çalışmaların neticesi üç adet atom bombası üretildi. Bunlardan ilki, deneme gâyesiyle 16 Temmuz 1945’te New Mexico, Alamogordo’da patlatılan bombaydı. İkincisi “Sıska Adam” kod adlı, yaklaşık dört ton ağırlığındaki uranyum bombasıydı (uranyum–235). 15.000 ton yüksek tesirli patlayıcının gücüne denk bu bomba, Hiroşima’yı yerle bir etmeye yetmişti. Tarih 6 Ağustos 1945 ve tek kalemde 140.000 ölü…3 İlk bombayla neredeyse aynı özellikleri taşıyan “Şişman Adam” kod adlı üçüncü bomba, 9 Ağustos 1945’te Nagasaki’ye atıldı. Bu bombanın ana maddesi plutonyum-239 idi ve bomba yaklaşık 4.500 kg’dı. Bu korkunç bomba, 21.000 ton yüksek tesirli patlayıcının (TNT: Trinitro Toluen) tahrip gücüne sahipti. İlk anda 73.000’den fazla insan can vermiş, daha sonra facia daha korkunç boyutlara ulaşmıştır. Maalesef, hâlâ o topraklarda ot bitmemekte; birçok insan ve hayvan özürlü doğmaktadır.
Lancing Lamont; J. Robert Oppenheimer’ın başkanlığında çalışan onlarca atom fizikçisiyle birlikte Alamogordo’da şafaktan hemen önce gerçekleştirilen ve dünyada dengeleri değiştirecek patlamayı, kitabında4 şöyle anlatır:
“Saatler 05:24:45’i gösteriyordu. Alev alev yanan bir jetin içinde yukarı doğru fırlayan iğne başı büyüklüğünde parlak bir ışık karanlığı deldi, ardından korkunç bir beyaz ışık, çölü ağarttı.
Mantar şeklindeki alevden bir saniyeden daha az bir süre boyunca yayılan ışığın şiddeti yeryüzünde o ana kadar elde edilmiş herhangi bir ışığın şiddetinden daha büyüktü. Bu ışık, başka gezegenlerden de görülmüş olabilirdi… Altındaki toprağı göçerten basınç 100 milyar atmosfer basıncının üzerindeydi. Yaydığı radyasyon dünyadaki bütün radyumun verdiği ışımanın (radyasyonun) bir milyon katına eşitti.
Bu azgın fırın içinde kalan bütün canlılar yok oldu. Taban kısmında yassılaşan ve kaynaşıp dört bir yönde kabaran erimiş kara tozdan bir etek hâlini alan ateş topu, bir milisaniye içinde yere çarptı. Yirmi beş milisaniyede yerden Washington Anıtı’nı örtecek bir yüksekliğe çıktı. Topun kıpkızıl kubbesi saniyenin onda sekizi süresinde Empire State Binası’nı geçebilirdi. Şok dalgası son hızla çölü aştı.
Bombayı üreten ekip yaklaşık 0,8 kilometrelik bir genişliğe ulaşan ateş topuna bakmak için döndüler… Heyecanlı mırıltılarla başlayan sessiz tokalaşmalar, daha sonra sağır edici bir gürültüye dönüştü. Havayı yırtan bu çığlığı, tarih öncesi vahşilerin dinî törenleri intibaını veren çılgın bir hoplama takip etti…5
Dr. Steve Daniels’e6 göre bu tür bombalarda, toprağın altındaki merkez sıcaklığı 7.000 ºC’ye yaklaşabilmekteydi. Şayet patlama havada olsaydı, merkezdeki sıcaklık 1.000.000 ºC’yi bulacaktı.
Bütün bunların sonunda Japonya’nın yerle bir olmuş şehirlerinin enkaz görüntüleri arasında çok geç kalmışlığın pişmanlığıyla hatasını ve özrünü ifade eden Einstein, bu şekilde devam edilirse gelecekte yeniden taş devrine dönülebileceğini nükteli bir dille şöyle ifade etmektedir: “3. Dünya Savaşı’nın hangi silâhlarla yapılacağını bilemem; ama bir hususta eminim ki, 4. Dünya Savaşı taş ve sopalarla yapılacaktır.”

Manhattan projesi başlangıç oldu
Bu proje, maalesef tabiatı ve insanlığı tehdit eden bir sürecin başlangıcı olmuştur. Devletler “Bir tane de bizde olsun!” diyerek sıkı bir yarış başlatmış oldular. Bu; şüphesiz, “Hayırda yarış” değil, korkulası sonu hesap edilmemiş bir güç yarışıdır. Bilinen rakamlarla şu an Rusya’nın 10.100, ABD’nin 8.500, Fransa’nın 482, Çin’in 284, İngiltere’nin 234 nükleer bombası bulunmaktadır. Bu devletleri, 50 ile 100 civarında atom bombası ile İsrail, 80 adetle Hindistan, 25 adet atom bombası yapma kapasitesiyle Pakistan ve beşe yakın nükleer bombasıyla Güney Afrika izlemektedir.
Nükleer teknolojiye sahip ülkelerin dünyanın çeşitli bölgelerindeki denemeleri, hararetli tartışmalara sebep olmakla birlikte, görülen o ki, Batı’da değişen bir şey yoktur. Bazı bilim adamları hâdiseye daha cesurca(!) yaklaşsa da, herkesin hemfikir olduğu gerçek şudur: Nükleer patlamalar; tamamen kontrol altına alınması imkânsız, olağanüstü enerjinin açığa çıktığı, yüksek sıcaklık ve radyoaktivite yayılımı mânâsına gelmektedir. Leeds Üniversitesi’nden nükleer patlamalar sismologu Doktor Roger Clark, Amerika Birleşik Devletleri’nin 1970’li yıllarda Nevada Çölü’nde yaptığı yeraltı nükleer denemelerinde ortaya çıkan nükleer sızıntıyı, onca tedbire rağmen izole edemediklerine dikkat çekmektedir: “Patlamalarda oluşan yüksek sıcaklık, kireçtaşından yapılı mercan kayalarını çok hızlı buharlaştırabilir. Bu durumda büyük miktarlarda karbondioksit gazı meydana gelir. Eğer Nevada Çölü’nde olduğu gibi malzeme bu gazın yol açtığı aşırı gerilim altında kalırsa, üstteki zemin de infilâk eder.”7 Fransa, Pasifik’teki Mururoa Atölü’nde yaptığı denemelerde ortaya çıkan büyük göçüklere kamuoyunca yöneltilen tepkiler sebebiyle, denemelerini 1980’den sonra daha derinlerdeki, bazalt tabakalarına kaydırmıştır. Bilim adamları, bazaltların kırılıp kırılmayacağını tartışırken; radyoaktif sızıntının okyanus ekosistemine vereceği zincirleme zarar, tahmin dahi edilemeyecek felâketlerle neticelenebilir.

Değişen ne?
9 Eylül 2006.. insanoğlu kendi kuyusunu kazma yarışına devam ediyor. Dünya liderlerinin nükleer enerji hususunda basın-yayın yoluyla karşılıklı atışmaları çaresizlik içerisinde takip edilirken, dünyanın belli noktalarındaki sismometreler, Kuzey Kore’nin kuzeydoğusuna düşen bölgede 4,2 büyüklüğünde bir deprem tespit ediyordu. Mızrak çuvala sığmıyordu artık… Kuzey Kore liderinin kameraların karşısına gururlu bir edayla çıkıp nükleer bir deneme yaptıklarını ilân etmesiyle 4,2’lik sarsıntının sırrı anlaşılmış oluyordu. Zîrâ tabiî depremlerle nükleer patlamalar gibi büyük patlamaların sebep oldukları sarsıntıların mahiyetleri, sismometre kayıtlarına farklı yansımaktadır.8 Ancak birçok ülke hâlen sessiz sedasız, nükleer bombalarını ve teknolojisini her şeye rağmen geliştirmeye devam etmektedir.
Bilim adamlarının yaptığı iyimser tahminlere göre nükleer silâhların, yapım aşaması ve saklanma süresindeki kalıntıları bile, 250 bin yıl daha dünya yüzeyinde, ölüm başta olmak üzere, zararlı tesirlerini sürdürecektir. Bir mütefekkirin tasviriyle, bir yumurtayı pişirmek için dünyayı ateşe verebilecek delilerin olduğu bir dünyada, nükleer bir savaş felâkete yol açacaktır. Bunun adı, insanoğlunun intiharı değilse, nedir? “İnsan cidden çok zâlim ve câhildir.”9 Peki, bu makûs gidişi durdurmak hiç mi mümkün değildir? Neler yapılabilir?


“İlmin ve ona kaynaklık eden bilginin kötü ellerde felâket aracı olarak kullanılması, ilme, fenne ve tekniğe küsmemizi asla gerektirmez. Varlık ve eşyaya müdahale etme hususiyeti armağan edilen insan, maddî ve mânevî bütün alıcılarını kullanarak etrafını inceleyecek, kâinattaki sırları çözmeye gayret edecektir. Bu şekilde eşyaya sözünü geçirme yollarını arayacaktır. Ancak kâinatın sırlı koridorlarında ilerlerken en mühim bir noktayı kaçırmaması gerekir.”10 Çağ ve Nesil kitabında ele alınan bu durum, hakikati enfes bir şekilde ortaya koymaktadır.
“Evet, ilim ve teknik insanın hizmetindedir ve ondan korkmak için, ciddî hiçbir sebep de mevcut değildir. Tehlike ilmîlikte ve ilme göre bir dünya kurmada değil; tehlike cehalette, şuursuzlukta ve mesuliyet yüklenmekten kaçınmaktadır.
Binâenaleyh, ilmin ve tekniğin getirdiği şeylere düşmanlık yerine, onu insanlığın saâdetini hedef alacak şekilde kurmak gerektir. İşte bugün insanoğlunun en büyük meselesi de budur. Yoksa ne feza asrının önüne geçmek, ne de atom ve hidrojen bombası düşüncesini beşerin kafasından silmek mümkündür.
Öyle ise, önümüzde bir tek yol kalıyor; O da, ehil olmayanın elinde öldürücü bir silâh hâline gelen ilim ve onun ‘ürünlerine’ sahip çıkıp; insanlığın dünya ve ukbâ (âhiret) mutluluğunu hedef alan bir dünya kurmaktır…
İnsanlık, meleğin elindeki silâhtan zarar görmemiştir. O, zararı, canavar ruhlardan, hakkı kuvvette görenlerden, doyma bilmeyen hırslardan görmüştür. Bundan böyle de insanlık iman ve ilmi mezcedip (kaynaştırıp) kendi dünyasını kuracağı âna kadar bu durum aynı şekilde devam edecektir. İnsanımızın içinde yaşadığı dünyayı idrâk etmesi dileğiyle...”11



Dipnotlar
1. Gülen, M. Fethullah, Ölçü ve Yoldaki Işıklar, s. 23.
2. The National Security Archive, George Washington University Labrory. www. gwu. edu/~nsarchiv/NSAEBB/NSAEBB162/index. htm.
3. http://news.bbc.co.uk/2/hi/americas/680680.stm.
4. The Day After Trinity, Lancing Lamont, (Bilimin Arka Yüzü, Tübitak Yayınları’ndan alınmıştır).
5. Berry Adrian, Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK Yayınları, s. 230.
6. http://www.wagingpeace.org/articles/2003/08/28_daniels_nuclear-911.htm.
7. Gönüllü, Ö. Said, Ruhunu Arayan Bilim, Altın Burç Yayınları, s. 83,
8. Scientific American, Simpson Sarah, Seismic Sentries, Jan. 2007
9. Ahzâb: 33/ 72.
10. Gülen, M. Fethullah, Prizma–1, Nil Yayınları, s. 203.
11. Gülen, M. Fethullah, Çağ ve Nesil–1, Nil Yayınları, s.117–118.


<<Önceki Sayfa |1/72|Sonraki Sayfa>>
Sayfa Başı