Yavuz'la Hasbıhal

26/8/2007 22:42, 2007

Yavuz'la Hasbıhal
Niyazi SANLI
Her hafta tarihî bir camiyi ziyaret etmeyi plânlamıştım. Bu hafta sıra Yavuz Selim Camii’ndeydi.
Camiye giderken Yavuz’un dedesi Fatih Sultan Mehmet’in türbesinin yanından geçtim. Ona selâm verdim. Kendimden utandım. Yirmi bir yaşında Efendimiz’in (sas) müjdesine mazhar olan Koca Sultan’ın yanına girmeye utandım. “Hangi yüzle geldin?” derse ne diyecektim?
“Dünya bir padişaha kifâyet edecek kadar vasî (geniş) değil.” meydan okumasında bulunan Hz. Yavuz’un huzuruna, Haliç’ten gelen yaz esintileri eşliğinde vardım. “Himmet!” dedim. “Gayret!” cevabını verdi. “Üç asırlık yıkılmışlığımıza bir çare!” deyince; O: “Önce kalbini düzelt!” dedi ve devam etti: “Dünya devletlerinin, bel kırıp boyun bükerek emrine âmâde olmasını istiyorsun; kendine gelip miskinliği üzerinden atmadan, şahlanıp bir Fatih ve Yavuz kesilmeden, bu nasıl olacak ki...!”
“Yıllarca yağmur düşmeyen bir çölü nasıl geçtin?” sualime; “Önce kalbimdeki çölleri gülzâra çevirdim.” diyerek mukabelede bulundu. “Efendimiz (sas) çölde sana rehberlik etti mi?” diye sorunca Onun: “Sadece çölde değil; hayatımın her saniyesinde mihmandârımdı.” şeklindeki cevabı beni şaşırtmadı. Seferden dönerken “Divan Yolu’nu kullanmak yerine, gizlice İstanbul’a girdiğini öğrendim tarih kitaplarından.” deyince, “Allah biliyor ya! Biz her dâim Hak’la beraberiz. Başkasının bilmesine ne hacet?” dedi. Kabri başında hem dua ettim, hem de derin bir tefekküre daldım. Asırlar öncesinden günümüze kadar ulaşan çamurlu kaftanın üzerine iki damla gözyaşı akıtmak istedim. Elinden tuttuğum kızıma, çamurlu kaftanın hikâyesini anlattım. Türbenin mânevî havasından istifade ettim. İçimden; “Zenbilli Ali Efendi’nin atının ayağından sıçrayan çamur olsaydım keşke! Hiç olmazsa Yavuz gibi bir padişahın eteklerine yapışmış olurdum.” dedim, O: “Bütün âlemlerin Padişahı ve Yaratıcısı’ndan başkasına boyun eğme. Öyle bir reisin ismini al ki, hem bu dünyada hem de öbür dünyada sırtın yere gelmesin.” dedi.
“Şiir” dedim; türbenin duvarlarında Hazreti Yavuz’un yazdığı şiirleri görünce. “Gönül işi.” dedi. “O’na âşıksan kalbine ilhamlarını bahşedecektir.” “Bu kadar işin arasında, ülkeden ülkeye, fetihten fetihe koşarken şiire nasıl vakit bulabildin?” dedim. “Eğer gönül dünyan zengin değilse, içindeki fethi ve derinleşmeyi tamamlayamamışsan nâfile... Dışa yapılan fetihlerin içe uzanan kökleri olmazsa tökezlersin.” dedi. Onun hiddetli ve celâlli yüzünün altında şefkatli, merhametli, yumuşacık bir kalb gördüm. Ruhu billurlaşıp incelmemiş, kalbinde aşkın ilhamları olmayanlar şiir yazamazlar çünkü. Sonra şu şiiri kulaklarıma fısıldadı:

“Sanma şâhım herkesi sen sâdıkâne yâr olur,
Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur,
Sâdıkâne belki ol bu âlemde dildâr olur,
Yâr olur ağyâr olur dildâr olur serdâr olur...”


Mânevî feyizlerini kalbimde hissettiğimde türbede tuhaf bir utangaçlık, derin bir hürmet, büyük bir iftihar ve hizmet şevki ile dolup taştım. Benimkisi bu dünyadan göçüp gidenlerden medet ummak değildi esasen. Ancak öyle büyük zâtlar vardır ki, vefat etmiş olsalar bile, geride bıraktıkları eserler ve yaşadıkları hayat ile bizlere mihmandârlık edebilirler. Haddizatında mânevî tasarrufları da devam edebilir. Hz. Yavuz’un tasarrufunun devam ettiğine inananlardanım.
Ruhuna Fatiha okuyup oradan ayrılmadan evvel “Benim de sana diyeceklerim var.” dedim. Cihan padişahı söyleyeceklerimi biliyormuşçasına tebessüm etti. Ben de bundan cesaret alarak türbenin baş tarafına geçip; “Sen bir zamanlar çölleri gülzâra çevirmiştin. Dünyayı iki padişaha çok görmüştün. Şimdi yolundan giden, senin ruhunu taşıyan öyle bir nesil yetişti ki; dünyanın dört bir tarafına arkalarına bakmadan dağıldılar. İnsanların kalblerindeki çölleri bahara çeviriyorlar. Senin bir zamanlar dünyanın her yerinde dalgalandırmak istediğin bayrağı, senden ve senin gibilerden aldıkları ilhamlarla dalgalandırıyorlar. Gönlünüz rahat olsun. Kabirlerinizde rahat edin.” dedim.
Yüzündeki tebessüm devam ediyordu. “Kabrimizdeki cennete açılan pencerelerden sizleri görüyoruz. Ruhumuz, gönlümüz sizlerle. Yaptığınız işlerden haberimiz var. Hepimiz sizin hizmetlerinizi alkışlıyoruz. Siz dünyanın dört bir tarafına göç ettikçe, bizim de kabirlerimiz aydınlanıyor. Kimseye gönül koymadan, kırılmadan, yollarda dökülmeden hak bildiğiniz yolda yürümeye devam edin.” dedi.
Kalbimde ümit ve hüzün iç içeydi, türbeden ağır adımlarla “Ruhun şâd olsun!” diyerek ayrıldım.

Bir Hüsn ü Hat Teşhirgahı

22/6/2007 19:02, 2007

Bir Hüsn ü Hat Teşhirgahı
Zafer İHTİYAR
Tarih sahnesinde varlığını uzun süre devam ettirmiş milletler, bu devamlılıklarını kültürleri ve ortaya koydukları eserlerle sağlamıştır. Osmanlı, yaşadığı dönemde ulu bir devletti. Osmanlı, medeniyet gergefini işlerken, bu ululuğunun mührü gibi duran bir kültür manzûmesi oluşturmuş ve şaheserler bırakmıştır. Günümüzde bu eserlerin bazıları hüzünle biten bir hikâyenin son cümlesi gibi dururken, bazıları da o ihtişam yıllarının bütün heybetini gelecek asırlara taşımaya devam etmekte, Osmanlı'nın yâd-ı cemîli olarak durmaktadır. Bunların en önemlilerinden biri de ulu devletin ilk başşehri olan ve Uludağ'ın eteklerinde kurulan Bursa'daki Ulucami'dir.

Asıl adı Cami-i Kebir olan bu mâbed dördüncü Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid tarafından yaptırılmıştır. Niğbolu Savaşı'ndan galip geldiği takdirde yirmi cami yaptıracağını söyleyen Yıldırım'a, damadı Emir Sultan Hazretleri, bunun yerine yirmi cami büyüklüğünde bir tek cami yaptırmasını tavsiye eder. Böylece yirmi kubbesi olan Ulucami yapılmıştır. 1399 yılında Yıldırım Bayezid'in, ilk Osmanlı Şeyhü'l-İslâm'ı Molla Fenari'nin ve Emir Sultan'ın da hazır bulunduğu açılış töreninde, ilk hutbeyi, devrin mutasavvıflarından Somuncu Baba ismiyle bilinen Aksaraylı Hamidüddin Hazretleri okumuştur.

Açılışından birkaç yıl sonraki Timur ve Karaman istilâsında caminin cephesi yıkılmıştır. Camii istilâcılar gittikten sonra onarılmış ve dış yüzü tamamen sıvanmıştır. Sonraları ufak tefek onarımlarla 1855 depremine kadar gelmiş, depremde kubbelerinin çoğu çökmüş, yazıları bozulmuş, ancak kısa süre sonra gerekli tamirat yapılmıştır. Ayrıca yazı ustaları tarafından yazıları düzeltilmiş ve yenileri eklenmiştir. 1951-1959 onarımında cephesi yenilenmiş ve sıvaları atılmıştır.

Mimarlık yönü ve değerleri

Caminin içi 3165,5 m2'dir. 14. yüzyılın mimarî özelliklerini yansıtır. Bu özelliğiyle Osmanlı mimarîsine ışık tutar. Osmanlı dönemindeki mimarı bilinmeyen ilk büyük camidir, 12 ayak üzerine kemerlerle bağlanmış 20 kubbesi vardır. Kubbe-kemer ve bağlantı kemer başları pandantifleri sade, mihraptaki ile batı minaresi önündekiler ise üçgendir. Şadırvanın üstü açıktır, minber, ceviz ağacından oyma geometrik şekilleri ile Selçuklu dönemi mimarî özelliğini yansıtır. Minberin ustası Abdulaziz oğlu Mehmet'tir. 1780'de yapılan Hünkâr mahfelinin altındaki salonu, Abdullah Münzevi kütüphane haline getirmişse de bugün artık boş durmaktadır. Kürsü 1816'da yekpare mermerden yapılmıştır. Camideki antika saatlerden birisini Bursalı Hafız İbrahim 1825 yılında yapmıştır. Bu saatin yelkovanı, akrep ve yazıları başka yerde yoktur. Müezzin mahfeli, altındaki kitabeden anlaşıldığına göre 1549 yılında yapılmıştır.

Ulucami'de dikkati çeken ilk husus, mekânın büyüklüğü ve ihtişamdır. Caminin ortasında, büyük bir şadırvan bulunuyor. Havuzun ortasında bulunan üç kademeli şadırvan fıskiyesinin 33 yerinden akan su, 33'lük bir tespihi andırmaktadır. Bu şadırvandan bahseden Evliya Çelebi: "Caminin ortasındaki kubbenin altında eni boyu aynı büyüklükte bir havuz vardır ki, içinde türlü balıklar yüzer. Bütün cemaat o havuzdan abdest tazeleyip ibadet eder." diyor. Şadırvandan akan suyun çıkardığı o güzel ses, gündelik hayatın koşuşturmasından bunalmış insanları dinlendirmektedir.

Ulu mabedin duvarları ve direklerindeki tablo ve yazılar, bir hüsn-ü hat müzesini andırmaktadır. Şadırvanın mihraba dönük sağ yanında, caminin 12 büyük ayağından birisindeki levhada, bir hadis-i şerif var:
"Sabreden zafere erer."

Şadırvanın etrafındaki direklerin üst kısmına Âyete'l-Kürsi yazılmış. Üç kapılı Ulu Cami'nin doğu ve batı kapılarının üstünde iki büyük levhada Büruc sûresi'nin son üç âyeti birbirini tamamlar şekilde yazılmış:

"Allah ilmi ve kudretiyle onları, arkalarından kuşatır. Hayır, hayır! Kur'ân onların iddia ettikleri gibi beşer sözü değildir. O, Levh-i Mahfuz'da olan pek şerefli bir Kur'ân'dır." (Büruc, 20-22)

Batı kapısının yanından bu muhteşem caminin, yazılarını da okumaya çalışarak gezmeye devam ediyoruz.

Girişin sağındaki levhada bir âyet:
"İşler hakkında onlara danış." (Al-i İmran, 159) İstişarenin önemini anlatan bu âyetin emrine, Yüce Nebi (sas)'nin Uhud'da, Hendek'te ve hayatının her anında uyduğunu düşünüyoruz.

Oymalı güzel bir çerçeve içinde sülüs yazı harfleri tahtadan oyulmuş ve kadife zemin üzerine yerleştirilmiş bir yazıda; Efendimiz (sas)'in dilde hafif, terazide ağır dediği sözü okuyoruz.

Onun üstünde duvar yazısı olarak 8 tane sin harfinin oluşturduğu bir çiçek şekli içine Nâs Sûresi yazılmış.

Duvar ve direklerinde 87'si sabit, 105'i levha halinde toplam 192 yazı vardır. Arapça yazı biçiminin kûfi, sülüs, nesih, rika, tâ'lik, reyhanî, dîvan ve bize has tuğra yazısıyla hat'ın on üç çeşidinin uygulandığı bu camide, yazıların simetrik olması da ayrıca göze çarpıyor.

Levhaların birinde Hz. İbrahim (as)'ın meleklerle konuşmasını anlatan divan hattıyla yazılmış bir yazı: "Mülkün ve melekutun sahibi olan Allah'ım, Sana sığındım ve Sana tutundum! Sen izzet ve azamet sahibisin. Büyüksün ve ceberut âleminin de sahibisin. Sana tevekkül ettim. Sen devamlı dirilik üzerinesin, uyumaz, uyuklamaz ve ölmezsin. Seni tesbih, takdis ve tenzih ederim. Sen bizim Rabb'imizsin, melekler ve ruhun da Rabb'isin. Sen bir olan Allah'sın ve Senin ortağın yoktur." Onun altında yine 8 tane vav harfinin uçları diğerlerinin başlarına yaklaştırılmak suretiyle, bir daire vücuda getirilmiş ve her vav harfinin içine Şems Suresi'nin ilk 6 âyeti yazılmış. Küçük bir levha içinde "Ya Hazreti İmam-ı A'zam Numan bin Sabit" yazısı bize büyük mezhep İmamı Ebû Hanife hazretlerini hatırlıyor.

Hattat Abdulfettah'ın (1814-1896) Besmele-i şerif yazısının yanında, Kâbe'nin çok eski halini gösteren bir resme değişik yerlerden bakıyor ve her seferinde kapısının bize dönük olduğunu hayretle görüyoruz.

Kâbe resminin altında bir Allah lâfz-ı celalini ve onun altında da halkın birçok menkıbeye dayandırarak mistik bir mânâ verdiği, hattâ bazılarının önünde namaz kılmaya özen gösterdiği güzel bir vav harfini görüyoruz. Minberin sağ yanında, yola bakan kapalı pencerelerin üstünde Yavuz Sultan Selim zamanında getirilmiş Kâbe'nin örtüsünden bir parça görüyoruz.

Evliya Çelebi'nin, "Çiçek resimleriyle yazılarını cihan ressamları toplansalar yapamazlar." dediği minberin, mihrap tarafından güneş sisteminin işlendiği görünüyor. Bu minber, ceviz ağacından hiç çivi kullanılmadan oymacılık ve kakmacılık sanatının muhteşem bir örneği olarak karşımızda duruyor. Bu minber önünde buradaki ilk hutbeyi okuyan Somuncu Baba olarak bilinen Şeyh Hamid-i Veli'yi düşünüyor, hutbesinde yedi ayrı tarzda tefsir ettiği Fatiha'nın bu geniş mânâlarının neler olduğunu merak ediyoruz.

Çiçekleri altın varaklarla yapılmış büyük mihrabın etrafında, sülüsle yazılmış Ayete'l-Kürsi'yi; Kûfi yazıyla İhlas Sûresi'ni ayrıca mihrab bloğunun dış kenarını çevreleyen aşağıdan yukarıya bir ters U şeklinde on altı defa tekrar eden, "mülkün gerçek sahibinin celâl ve ikram sahibi Allah olduğunu hatırlatan" yazıyla karşılaşıyoruz. Bu mihrapta namaz kıldıran nice büyük zatı ve bu arada Yıldırım Bayezid'in divan imamı iken sonradan Ulucami'ye imam olmuş ve vefat edinceye kadar da bu vazifeyi ifa etmiş Mevlid-i Şerif yazarı Süleyman Çelebi'yi düşünüyor ve ruhaniyetlerinin burada olduğunu hissediyoruz.

Mihrap maksuresinden çıkışta sade fakat çok zarif, sekiz direk üzerine oturtulmuş, ceviz ağacından yapılmış, 1549 yılından beri güzel ve sağlam bir eser olarak kalmış müezzin mahfelindeki "Ya Hazreti Bilal-i Habeşi" yazısı ilk müezzin Hz. Bilal (ra)'in unutulmadığını gösteriyor. Müezzin mahfelinden yükselen ve kubbelerde yankılanan sedalar, müezzinlik yaptığı dönemde o güzel sesiyle halkı cezbeden Üftade Hazretlerini düşünmemize vesile oluyor.

Mevlâna Hazretlerini hatırlatan simetrik bir çift 'Allah Hû' yazılarının üstünde ve ortasındaki yazıların şekilleri Mevlâna (ks)'yı hatırlatıyor. Bu yazının hattatı imzasını atmamış ama yazıyı yazdığı 75 cm'lik bir kalemini levhanın sağ yanına asmış:

"Hünkâr mahfelinde acaba hangi Osmanlı padişahları namaz kıldı diye düşündükten sonra, mahfelin yanında en güzel levhalardan biri olan, altın harflerle, Osmanlı'nın son dönem padişahlarından II. Mahmud tarafından yazılmış;" yazıyı görüyoruz: "Allah, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder."

Doğu kapısına vardığımızda daha camide anlatılacak o kadar yazı var ki, hangisine değinelim diye düşünüyoruz.

Bu kapının sol yanındaki levhada, yine bir âyet var: "Namaz, muhakkak insanı kötülüklerden alıkoyar ve namaz en büyük zikirdir. Allah ne yaptığınızı bilir." (Ankebut, 45) Yine bir levhadaki "Dikkat edin! Kalpler ancak Allah'ı zikretmekle mutmain olur." (Ra'd, 28) âyeti, huzur ve mutluluğun kaynağının bu olduğunu kalbimize hissettiriyor. Hattat M. Şefik'in (1819-1880) duvara yazdığı yazısından; hikmetin, ilmin başının Allah korkusu olduğunu hatırlıyor, bu düsturu akıldan çıkarmamak gerekir, diyoruz.

Caminin içindeki bütün yazılar rast gele seçilmemiş, bilâkis hayatımızı düzenleyici mesajlarla dolu. Bu boyutuyla, ulu mabede ibadet için gelenler huzur bulmanın yanında, hayatlarına mânâ kazandıracak âyet ve sözleri okuyarak da bilgi kazanmış oluyorlar.

Kuzey cephesine geçtiğimizde müezzinler odasının üstünde enteresan bir şekli; yazının cami, minare, minber, kubbe resmine nasıl dönüştüğünü yazıyla da uygun olarak "Maşaallah", "Barekallah" ifadeleriyle seyrediyoruz. Onun altında Peygamberimiz (sas)'den: "Vakit geçirmeden namaz için acele edin ve ölüm gelmeden tevbe için acele edin." nasihatını alıyoruz.

Küçük bir levhanın dönüşümlü yazısında ortadan baktığımızda, Allah ve Muhammed; sağdan baktığımızda Ebubekir, Ömer; soldan ise, Osman ve Ali yazılarını okuyoruz.

Hanımlar bölümünün yanındaki bir levhada: Hattat İzzet'in (1801-1876) kelime-i şehadeti okuyoruz: "Allah'tan başka ilâh yoktur ve Hz. Muhammed (sas) O'nun rasûlüdür.'

Hanımlara ait bölümün köşesindeki direkte Kainatın Efendisi (sas)'nin bir müjdesini okuyor, hattatlarımızın neden hep güzel besmeleler yazdıklarının mânâsını anlıyoruz: 'Kim Bismillahirrahmanirrahim'i güzel yazarsa cennete girer.'

Nur suresinin 35. âyetinde yer alan "Nur üstüne Nur. Allah dilediği kimseyi nuruna götürür." ifadesini okuyunca, "Allah'ım bizi de nurlandır!" diyoruz.

Son olarak Bursa'nın manevi büyüklerinden Mehmed Muhyiddin Üftade Hazretlerinin Ulucami için yazdığı bir beyti okuyor ve herkesi bu ulu mabede davet ediyoruz:

"Ey büyük cami veya ey büyüklerin toplandığı yer.
Seni gece ve gündüz ziyaret edenlere müjdeler olsun."


<<Önceki Sayfa |1/72|Sonraki Sayfa>>
Sayfa Başı