Doğu Medeniyetinde Öğretmen
2/7/2007 22:09, 2007
Doğu Medeniyetinde Öğretmen
Yrd.Doç.Dr. Denis B. PATAY
Doğu’da eğitim ve öğretim oldukça önemli bir iş sayıldığından, sahip olduğu bilgileri başkalarına aktarabilen insanların itibarı her zaman yüksek olmuştur. Hz. Muhammed’in (sas): “Ben öğretmen olarak gönderildim.”1 hadîsinin ışığında oldukça önemli sayılan neslin yetiştirilmesi işi Doğu milletlerinde, hayatını sadece bu işe adamış âlimlere verilirdi. Doğu ülkelerinde eğitim işini üstlenenler; dirayetli, hür ve saygın kişilikleriyle önemli bir sosyal tabaka oluşturmuşlardır.2
Doğu’dan farklı olarak, Batı ülkeleri ve Rusya ise, öğretmenliği sıradan bir meslek olarak görmüştür. Toplumda öğretmen bir nevi ‘hizmetçi’ olarak görüldüğünden ona yapılan muamele de bu istikamette olmuştur. 20. yy. Avrupa’sında M. Beauller, D. Brown ve A. Maslow’nun pedagojik fikirleri yaygınlık kazanınca öğrenci ile velinin gözünde öğretmenin itibarı daha da düşmüştür. Bu süreçlerin neticesinde Rusya başta olmak üzere Avrupa ülkeleri bir tercihle karşı karşıya geldiler: Ya öğretmene toplumda hak ettiği itibar verilecek veya maddî ve mânevî gelişmeler gittikçe azalıp sıfıra inecekti. Bu ülkelerin korkusu, biraz da bilim ve teknoloji sahasında ‘lider’liği Doğu ülkelerine kaptırma endişesinden kaynaklanıyordu.
Günümüzde bu endişelerin haklı olduğu ortaya çıkmaya başlamıştır: Şu anda Hindistan, geliştirdiği ileri iletişim teknolojileriyle Avrupa ülkeleri ve ABD için ciddi bir rakip durumuna gelmiştir; Türkiye’de hayat standardı Rusya’dakine göre daha yüksektir. Bilim adamlarının tahminlerine göre 21. yy. Doğu ülkelerinin ekonomik üstünlüğüne şâhit olacaktır.
Doğu medeniyetinde öğretmenin eğitimde oynadığı rolü anlayabilmek için meseleye genel olarak Doğu, hususi mânâda İslâm’ın penceresinden bakmak gerekir. Doğu’da ilim tahsiline çıkan bir insanın Yüce Yaratıcı tarafından yönlendirildiği inanışı yaygındır. Hz. Muhammed (sas): “İlim yolunda ilerleyen biri, Cennet yolunda ilerleyendir.” buyurmuştur. Büyük âlim F. Gülen ise bir yazısında: “Bilgi edinmekteki maksat, insanın şahsî kemalâtına yardımcı olabilecek bir rehber ve akıl hocasını bulmaktır. Sahibini mânevî göklere yöneltmeyen bir mânevîyat, sahibinin kalbine ve aklına binen bir yüktür. Gerçek asalet, Yüce Yaratıcı’ya hizmete ve bilgiye dayanır.”3 demektedir.
İslâm dinine göre, kişinin ilim öğrenme gâyesi; benliğini keşfetme, mânevîyatını güçlendirme ve bu vesileyle de Yüce Yaratıcı’yı tanımaktır. “İlim öğrenmekten maksat, bilginin insanoğluna mürşit ve rehber olması ve öğrenilen şeylerle, insanî kemâlâta giden yolların aydınlığa kavuşturulmasıdır. Binaenaleyh, ruha mâl edilmemiş ilimler, sahibinin sırtında bir yük; insanı ulvî hedeflere yöneltmeyen mârifet de, bir kalb ve düşünce hamallığıdır.”4
Geçmişte Batı’nın eğitim felsefesi günümüzdekinden çok farklı idi. İnsanın Yüce Yaratıcı’nın kulu olduğunu bildiren İslâm’dan farklı olarak Batı, onu devletin veya kilisenin ‘kulu’ olarak görürdü. Dolayısıyla, Avrupa ülkelerinde eğitim ve terbiyenin hedefi yeni yetişen nesle devlet ve kilise otoritesine itaati aşılamak ve açlıktan ölmemesi için belli bir şehir veya köyde icra edebileceği bir meslek kazandırmaktı.
Batılı meslektaşlarından farklı olarak Doğulu öğretmenler, bir öğrencinin belli bir meslek edinmesini hedef olarak değil, eğitim için bir araç olarak görmekteydi. Doğu medeniyetine göre insan, kâinatın küçük bir modeli, yani kendine has bir mikro-âlemdi, dolayısıyla kâinattaki câri kanunlar hem talebenin iç dünyasına, hem de eğitim ve öğretimin her konusuna uygulanabilirdi. Bir talebe, kâinattaki kanunları, bu vesileyle de kendi iç dünyasını ve Yüce Yaratıcı’yı daha iyi tanımak ve anlamak istiyorsa, bunu ancak canlı bir örnekte, meselâ demircilik mesleğinde görmesi ve anlaması gerekirdi.
Müslümanlara göre, talebeleri hedeflerine ancak üstün vasıflı kişiler ulaştırabilirdi. Doğu medeniyetine göre, “öğretmen bilgi birikimi ve mânevî üstünlük sahibi, Yüce Yaratıcı tarafından binlerce yılın bilgi birikimini çoğaltmak ve onları kendi öğrencilerine ‘elden ele, kalbten kalbe’ aktarmakla görevlendirilmiş, her mânâda güçlü, değerli bir kişiliktir.”4
Doğu ülkelerinde, bilgi birikimi olmayan ve ahlâkî zaafiyeti olan insanların eğitim vermesi kesinlikle düşünülemezdi. Bu tip insanlarca verilen eğitimin çok düşük seviyede olduğuna inanılırdı. Batılı bir eğitim kurumundaki öğretmen veya özel ders veren biri öğrencilerine karşı ahlâkî sorumluluk almamayı tercih ederdi.5
Doğu’da muallim, talebelerine hakikate ulaşma yollarını gösteren mânevî rehber ve hayat boyu izinden yürünecek bir örnek şahsiyet kabul edilirdi. Kâinatın genel kanunlarını anlamak için gerekli olan bilgilerin koruyucusu ve taşıyıcısı olan öğretmen, bunları talebesine aktarırken onu, ileride benzer bilgileri kendi başına sezgi ve ilham ile elde edebilecek seviyeye çıkarmayı hedefliyordu. Kendini aşacak talebeler yetiştirmek hedefinde olan hakiki muallim, talebesinin maddî-mânevî tekâmülüne ve gerektiğinde kendi başına karar alıp zor durumlardan yüzünün akı ile çıkmayı başarmasına yardımcı oluyordu. Doğu’da, bilginin, kişinin ömrünü uzattığı ve şerefini korumaya vesile olduğu düşünülürdü.6
Müslümanlara göre ‘eğitim süreci’ ancak yukarıda bahsedilen şartların yerine getirilmesiyle tamamlanmış sayılırdı. Aksi takdirde, talebe gerçek hayattaki problemlerle yüz yüze geldiğinde, etrafındaki insanların gerçek niyetlerini değerlendirmede ve doğruyu seçmede yanılabilirdi.
Doğu’da insanın hayatı, kişinin meslekî ustalığına bağlıydı. Doğu hikmeti, “Eğer muallim öğrettiği gibi yaşamıyorsa, ondan uzaklaş!” der. Öğretmene öğrencisinin hayatının emanet edildiği düşünüldüğünde, öğrenci ile öğretmen arasında her zaman özel bir güven bağı olduğu düşünülebilir. Öğretmen, öğrencilerine uyguladığı disiplinle beraber, onların iç dünyasına çok yakın olur, bütün öğrencilerine şefkatle yaklaşırdı; ama dışarıdan bu durum hemen anlaşılamayabilirdi; çünkü bu, bir el hareketi, sert bir bakış veya uyarı şeklinde de olabilirdi. Doğu’da “Bazen talebeyi cezalandırmak, bazen mükâfatlandırmak, zaman zaman övmek, zaman zaman kınamak ve bazen de affetmek” inancı yaygındı.7 Hz. Ali’nin: “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” sözü İslâm medeniyetinde muallime ve onun yaptığı işe verilen değerin temellerini göstermesi açısından önemlidir. Böylece, Batı’dan farklı olarak, Doğu’da ve bilhassa İslâm medeniyetinde muallimin özel bir itibara sahip olması, onun, mânevî değerlerin temsilcisi, koruyucusu ve gelecek nesillere taşıyıcısı olarak görülmesiyle izah edilebilir.
* Dünya Medeniyetleri Tarihi Uzmanı Rusya Tabiî Bilimler Akademisi (Moskova)
Dipnotlar
1. İbn-i Mace, 229 numaralı Hadîs-i Şerif.
2. G. B. Kornetov, “Şkola, Vospitaniye i Pedagogika Tsivilizasiy Blijnejo Vostoka” (Yakın Doğu Medeniyetlerinin Okulu, Terbiyesi ve Pedagojisi), Moskova, 1993, s. 96.
3. F. Gülen, A.g.e., s. 31-32.
4. A. Saadi, “Pedagogiçeskiye Mısli Vostoka. Opıt İssledovaniya” (Doğu’nun Eğitim Düşünceleri. Araştırma Tecrübesi), Kazan, 1927, s. 12.
5. A. İ. Piskunov, “İstoriya Pedagogiki i Obrazovaniya” (Öğretim ve Eğitimin Tarihi), Moskova, 2005, s. 203-205.
6. Kornetov, A.g.e.,s. 98.
7. Kornetov, s. 85.
Kaynaklar
- Gülen, F. Kriterii ili Ogni v Puti (Kriterler veya Yoldaki Işıklar). Moskova, 2006.
- İkbal, M. Rekonstruksiya Religioznoy Mısli v İslame. (İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden İnşaası). Moskova, 2002.
- Kornetov, G. B. Şkola, Vospitaniye i Pedagogika Sivilizasiy Blijnego Vostoka (Yakın Doğu Medeniyetlerinin Okulu, Eğitimi ve Öğretimi). Moskova, 1993.
- Mahmutov, M. İ. Antologiya Gumannoy Pedagogiki. Prorok Muhammed (İnsancıl Öğretimin Antolojisi. Muhammad Peygamber ). Moskova, 2002.
- Piskunov, A. İ. İstoriya Pedagogiki Obrazovaniya (Eğitim Pedagojisinin Tarihi). Moskova, 2005.
- Saadi, A. Pedagogiçeskaya Mısl Vostoka. Opıt İssledovaniya (Doğu’nun Eğitim Düşüncesi. Araştırma Tecrübesi). Kazan, 1927.
(0) Baglanti
Bebekler Neden Sol Kucakta ?
22/6/2007 16:03, 2007
| Bebekler Neden Sol Kucakta ? Nuri BALTA İnsanlar hangi işlerde sağ, hangilerinde sol elini kullanır? Sağ-sol el veya kol kullanılması, iradî bir tercihle mi, yoksa gayriiradî bir sevkle mi gerçekleşir? Yapılan çalışmalarda, insanların farkında olmadan sağ ve sol ellerini tercihli kullandıkları tespit edilmiştir. Annelerin çocuklarını sol kollarında tutma temayülleri bir sevk-i ilâhî olduğundan, bir anneye neden çocuğunu kucağındayken solda tuttuğunu sorarsanız, çoğunlukla bunun herhangi bir sebebinin olmadığını söyler. Bilhassa annelerin yavrularını sol kucaklarına alıp sol kollarında tutmaları, araştırma mevzuu olmuştur. Kadınların % 85’inin (yaşlarına ve evli olup olmadıklarına bakılmaksızın), bebekleri kucaklarına aldıklarında sol kollarına yatırıp öyle tutmaları hususu, ‘Nature’ dergisinin 26 Şubat 2004 tarihli sayısında incelenmiştir.1 İnsanların çoğunda beynin sağ tarafı, vücudun sol tarafını ve duyguları kontrol etmede vazifelidir. Bundan dolayı, bebeğin ağlaması, gülmesi veya esnemesi gibi hissî uyarılar sol taraftan geldiğinde, anne tarafından daha kolay algılanır. Bebek sağ kucağa yatırıldığında ise, bebekten gelecek tepkiler, annenin sol yarımküresine yönlendirilir. Fakat beynin sol tarafı duyguların analiz ve değerlendirilmesinde vazifeli olmadığından, bebek ile anne arasındaki iletişimde kopukluklar yaşanabilir.2 Bebeklerin emniyet hissi sağlıklı gelişmeleri açısından çok önemli olduğundan, bebek annesinin kalb atışlarını duyma ihtiyacı hisseder. Anneler açısından gayriihtiyarî gerçekleşen ve Rabb’imizin merhamet ve şefkatinin annelerdeki tezahürlerinden biri olan bebeği sol koluyla sol kucağında tutma tercihi, bu ihtiyacı karşılamaya hizmet eder. Bu davranışın vücudumuzdaki organların fizikî yerleşimiyle de bağlantılı olduğu düşünülmektedir. İnsan bedeni anatomik açıdan simetrik yaratılmış olmasına rağmen, bazı iç organları asimetrik olarak yerleştirilmiştir. Meselâ oldukça ağır olan karaciğer sağdadır; iki loblu akciğerin sağ lobu, sağ el, kol ve bacak soldakilere nispeten biraz daha ağırdır. Solda zannettiğimiz kalb de ortaya yakın bir yerde bulunur. Anatomik açıdan kalbin üst kısmı sola yatık olduğundan ve kalb sesleri kalbin üst tarafından geldiğinden, kalbimizi tam solda zannederiz. Bütün iç organların bu şekilde yerleştirilmesiyle, vücudun kütle merkezi ortada değil, tam olarak bilemediğimiz hikmetlere binaen, hissedilir derecede sağ tarafta takdir edilmiştir.3 Fizikî kanunlar açısından ayakta dengeli durabilmemiz için ağırlık merkezinden geçen dikey çizginin, zeminde iki ayağımızın ortasına denk gelmesi gerekir. Anneler bebeklerini sağ kollarına ve kucaklarına alsalardı, destek gereği sol kollarını da sağa doğru çekeceklerinden, zaten sağ tarafta olan kütle merkezi iyice sağa kaymış olacak ve dengenin sağlanmasında zorluklar yaşanacaktı. Böyle bir durumda anneler âni bir dengesizlikte düşme tehlikesi yaşayacakları gibi, evlâtları da tehlikeye mâruz kalabilecekti. Bebek gayrıihtiyarî olarak annenin sol kucağına yatırıldığında ise, annenin sağda olan ağırlık merkezi sola (vücudun ortasına) doğru kayarak denge daha da güçlendirilmiş olur. Dengeyi kaybetme tehlikesi olmaksızın bebek kucakta emniyet içinde rahatlıkla taşınır. Öte yandan, kucakta tutulan bebeğin annenin kütle merkezine tesiri ve ağırlığının annenin her iki koluna dağılması da çok önemlidir. Bebek sol kola alındığında bebeğin ağırlığının çoğu solda; sağ kola alındığında ise ağırlığının çoğu sağda olur. Annenin sağda olan kütle merkezini ortaya doğru kaydırmak için bebek sol kola alınmalıdır. Bebek sol kucağa alındığında, başının ağırlığı annenin sol kolu üzerine, geri kalan kısmının ağırlığı ise sağ koluna biner. Diğer bir ifadeyle bebeğin kütle merkezi, sağ kola daha yakın olur ve daha güçlü olan bu kol daha fazla yük taşır. Sol kol zayıf olduğundan sadece bebeğin kafasını dikkatlice desteklemekte kullanılır. Anne, bebeği sağ kucağında tutarsa, zayıf olan sol koluna daha fazla yük bineceğinden bu defa anne, bebeği taşımakta zorlanır. Annelerin bebeklerini gayrıihtiyarî sol kucaklarına almalarının bebeğe daha fazla emniyet kazandırdığı da tespit edilmiştir. Bir çarpma, darbe veya düşmeye karşı insan genelde sağ kolunu ve omzunu siper alır. Sol kucağa alınan ve başı sol tarafa doğru tutulan bebek böyle bir tehlike karşısında emniyette olur. Meselâ, düşme anında anneler bebeği sağ kucağına alıp, başını sağ tarafta tutsalardı, kendisini korumak isteyen anne farkında olmadan sağ elini bırakacak ve bebeğin kafası bir yere çarpma tehlikesi geçirecekti. Hâdiseye bebek açısından yaklaşacak olursak, annenin bebeği sol koluna yatırıp tutması, dengesini daha iyi sağlamasının yanında, sol kolda tutulan ve yüzü annenin sinesine dönük olan bebeğin sağ tarafına yatmış olması da önemlidir. Çünkü insanın yatma şekliyle sağlığı arasında münasebet vardır. En rahat yatma şekli, bebeğin anne karnındaki duruş şeklidir. Sağ eli başın altına koyup sağa dönerek yatıldığında, kalbe baskı olmaz ve rahat nefes alıp verilir. Bu yatma şekli Peygamberimiz’in (sas) sünnetlerinden olup, yatma âdâbı olarak uygulanmaktadır.4 Bebekler sol kola alınıp yatırıldıklarında anne karnındaki yatış pozisyonunu kazanırlar. Böylece alışık oldukları konumda yattıklarından çabucak sakinleşir veya uykuya dalarlar. Bunun aksine, annenin sağ kolunda sol tarafına yatırılan bebeğin kalbi, hem vücut ağırlığının hem de annenin kollarının baskısı altında kalır. Bu da bebeğin daha huzursuz olmasına, daha çok ağlamasına ve annesini daha çok rahatsız etmesine yol açar. Tecrübeli anneler, çocuklarının sağ memeyi erken bıraktıklarını fark edebilirler. Çünkü sağ tarafı emen çocuk çabuk rahatsız olur ve memeyi bırakır. Onun için yavrularını emzirirken uyutmak isteyen anneler, önce sağ, sonra sol memeyi emzirmelidir. Solak annelerin de genelde çocuklarını sol kollarında taşıdıkları bilinmesine rağmen,1 bu konuda yeterli seviyede araştırma yapılmadığından net bir şey söylemek zordur. Bebek doğduktan sonra, ‘benlik’ hissi henüz gelişmediğinden hâlâ kendini, anne bedeninin bir parçası olarak algılar; ana rahmini terk ettiğini doğduktan çok sonra (altıncı aydan itibaren) fark eder. Sol kolda tutulup göğse değdirilince, alışık olduğu kalb seslerini tekrar duyar. Böylece güvende olduğunu hisseder, rahat ve mutlu olur. Sağ kolda tutulan bebeklere kıyasen, sol kolda tutulan bebeğin kalb seslerinin, annesinin kalbinden gelen seslere daha yakın konumda olması, güvenlik faktörü noktasından araştırılması gereken bir konudur. Açıkça görülüyor ki, meseleyi farklı yönlerden ele aldığımızda bebeklerin sol kucağa alınıp, sol kol ile desteklenmeleri hem bebek, hem de anne açısından çok sayıda fayda sağlamaktadır. Her hangi bir talime ihtiyaç duymadan annelerin bu şekilde tedbirli davranmaya sevk edilmesi Yüce Yaratıcı’mızın onlara ve bebeklerine bir lütfudur. Dipnotlar 1. www.nature.com 2. http://www.sussex.ac.uk/press_office/media/media383.shtml 3. John Lenihan, 1990 - Bilim İş Başında. Popüler Bilim Kitapları, TÜBİTAK Yayınları, Ankara. 4. Dr. Selami Kocagil, Sızıntı, Sayı: 293, 2003. |
(0) Baglanti