SON SAYI

22/6/2007 15:39, 2007

Büyük resim için tıklayınız...
Kolektif Şuur
Milletlerin hayatında en buhranlı dönemler, içtimaî değişim ve yeniden tekevvün aralıklarında görülür. Tıpkı bazı canlıların geçirdiği “metamorfoz” hâdisesine benzer şekilde, yenilenme süresince sancılar, sıkıntılar, zincirleme infialler, bazı şeylerin atılıp yeni bazı şeylerin geliştirilmesi gibi... Kitleleri gerilime sevk eden hâdiselerle, toplumda ferdî ve içtimaî bunalımların yaşanması kaçınılmaz olur. Bir de, yapılacak işler, daha önceden denenmiş bir kısım sabiteler esas alınarak yapılmıyorsa, dünya kadar yanlışlıklara girilebilir.. yer yer mantık ve muhâkeme hisse yenik düşebilir.. varsa, şöyle-böyle uyulması düşünülen plânlar, onların dışına çıkılabilir..


 

   MİNİ MANŞET

 
Kıyamete Davet mi? Yapan O, Eden O Madde ve Antimadde


İnsanlık tarihi boyunca devam eden amansız harpler, insanlarla birlikte tabiata da büyük zararlar verdi. Yaratılıştaki mu’cizevî, dinamik ve kararlı dengeden dolayı her şeye rağmen insanlık varlığını sürdürdü; ekosistemdeki küçük ölçekli tahripler de Rahmân ve Rahîm olan Yaratıcı’mızın isimlerinin tabiat kitabındaki tecellileriyle kısa zamanda onarıldı. Aslında bunda bir imtihan sırrı vardı. İnsanın tabiat üzerindeki bozucu tesirine bir noktaya kadar izin veriliyordu. Ne var ki 20 ve 21. asrın teknolojik gelişmeleri, aşırı derecede artan endüstriyel üretimler ve atom enerjisi gibi yanlış ellerde çok tehlikeli olabilecek enerjilerin keşfi ile bu denge bozuldu. Toprak, hava ve suyun sanayi atıklarıyla kirletilmesi, nükleer atıklar, ozon tabakasındaki delik, ormanların tahribi sebebiyle gezegenimizin ihtiyaç duyduğu oksijenin azalması, yiyecek ve içeceklerdeki zararlı katkı maddeleri… Bütün bunlar kendi sonumuzu getirdiğimizin birer işareti değil midir?


Tarif edemediğim bir hisle çıkıyordum uçağın merdivenlerini. Bulut bulut olmuştu gözlerim. Madagaskar’dan ayrılıyordum. Buraya geldiğimde, uçaktan indiğim ilk anki korkulara bedel, tuhaf bir burukluk vardı şimdi içimde. Yerime oturdum. Yaşadıklarım bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. Gayriihtiyarî iki damla yaş süzüldü gözlerimden ve içimden, “Yapan Sen’sin, eden Sen!” dedim. . . . 1986 yılında dört arkadaş Ankara’da bir evde kalıyorduk. Aziz Ağabey, ben, Hüseyin ve Ahmet. Gerek bizden iki sınıf ilerde olmasından, gerekse olgunluğundan ona ‘Aziz Ağabey’ derdik. Mutfak işlerini nöbetleşe yapardık. Bazen nöbetimizi aksattığımız olurdu. Yıkanmayan bulaşıkları gördüğünde Aziz Ağabey kollarını sıvar, mutfağa dalardı. Bir yandan temizlik yapar, bir yandan da; “Yahu kardeşim sizi Madagaskar’a sürmeli!” derdi. O zaman bu söz, nöbetimizi yerine getirememenin mahcubiyetinden başka bir şey ifade etmiyordu benim için. Tâ ki 2001 yılında yolum bir kere daha Ankara’dan geçene kadar.


Karşımızda bir duvar var. Üzerine sıva yapıldığı için tek parça şeklinde duruyor. Sıvayı kazıdığımızda, duvarın, aynı ebatta düzgün kesilmiş yüzlerce taş (veya tuğla) parçasından örülmüş olduğunu görüyoruz. Taş parçalarını elimize alıp yakından baktığımızda, her birinin aynı ebatta binlerce daha küçük ve düzgün parçadan oluştuğunu anlıyoruz. Her bir küçük parçayı büyüteç altında incelediğimizde ise, bunların ancak mikroskop altında net görülebilecek, anlamlı şekle sahip onbinlerce mikroskobik parçadan mürekkeb olduğunu farkediyoruz. Gözlemlerimiz bu şekilde elektron ve tünel mikroskoplarına kadar uzayıp gidiyor. Dahası, duvarın bu şekilde ayakta durması için, en küçüğünden en büyüğüne bu parçaları bir arada tutmaya yarayan çok büyük kuvvetlerin her an faaliyette olduğunu da keşfediyoruz. Bu bize, sözkonusu duvarın rastgele toprak veya çamur yığarak değil, en küçük parçasından itibaren belli bir hesap ve geometri ile örüldüğünü, ve mevcudiyetinin bu şekilde devam etmesinin de ince bir hesaba dayanan ve her an varedilen kontrollü kuvvetlerin kullanılmasıyla mümkün olduğunu gösteriyor. Anlıyoruz ki, önce en küçük parçalar imal edilmiş; bunu yapan usta, bunlarla daha sonra bir duvar öreceğini biliyormuş ve bunu gerçekleştirmiş.


<<Önceki Sayfa |1/72|Sonraki Sayfa>>
Sayfa Başı