Ötelere Seyahat (Aralık 1981)
22/6/2007 16:06, 2007
| Ötelere Seyahat (Aralık 1981) Sızıntı ÜÇÜNCÜ SURET: Bak ne kadar yüce bir hikmet, bir intizamla işler dönüyor. Hem ne kadar hakiki bir adalet, bir mizan ve ölçü ile muameleler görülüyor. Hâlbuki hükümetin hikmeti ise, saltanatın himayesine sığınan mültecilerin taltif edilmesini ister. Adalet ise, halkın hukukunun muhafazasını ister; tâ hükümetin haysiyeti, saltanatın haşmeti muhafaza edilsin. Hâlbuki şu yerlerde o hikmete, o adalete lâyık binden biri icra edilmiyor. Senin gibi sersemlerin çoğu ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek yüce bir divana bırakılıyor. ÜÇÜNCÜ HAKİKAT Hiç mümkün müdür ki, zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adalet ve ölçü ile Rubûbiyetin saltanatını gösteren Yaradan Rubûbiyetin, himayesine sığınan, hikmet ve adalete inanan, kulluk yaparak uygun hareket eden müminleri taltif etmesin? Ve o hikmet ve adaleti inkâr ederek, küfür ve taşkınlıkla isyan eden edebsizleri terbiye etmesin? Hâlbuki bu dünyada o hikmet, o adalete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor, geri bırakılıyor. Dalâlet ve sapıklık içinde hayat sürenlerin çoğu ceza almadan; hidayet ve doğru yol üzere bulunanların çoğu mükâfata görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek, en büyük bir mahkemeye ve en muazzam bir saadete bırakılıyorlar. Evet, görülüyor ki; şu âlemde tasarruf eden Zat, nihayetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona delil mi istersin? Her şeyde faydalara riayet etmesidir. Görmüyor musun ki: İnsanın bütün organlarında, kemik ve damarlarında, hatta hücrelerinde, her yerinde, her parçasında faydaların ve hikmetlerin gözetilmesi, hatta bazı azasına, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa o derece o uzva hikmet eliyle iş görülüyor. Hem herşeyin sanatında nihayet derecede intizam bulunması gösterir ki, nihayetsiz bir hikmet ile iş görülüyor. Evet, güzel bir çiçeğin dakik programını, küçücük bir tohumunda yerleştirmek, büyük bir ağacın amellerinin sayfasını, tarihçe-i hayatını, cihazlarının fihristini küçücük bir çekirdekte, manevî kader kalemiyle yazmak, nihayetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir. Hem herşeyin yaratılışında mükemmel derecede sanat güzelliğinin bulunması; nihayet derecede hikmetli bir sanatkârın nakşı olduğunu gösterir. Evet, şu küçücük insan bedeni içinde bütün kâinatın fihristini, bütün rahmet hazinelerinin anahtarlarını, bütün güzel isimlerinin aynalarını yerleştirmek; nihayet derecede bir sanat güzelliği içinde bir hikmeti gösterir Şimdi hiç mümkün müdür ki, şöyle bir Rubûbiyetin icraatında hâkim bir hikmet; o Rubûbiyetin kanadına sığınan ve iman ile itaat edenlerin taltifini istemesin ve ebedî mükâfatlandırmasın? Hem adalet ve ölçü ile iş görüldüğüne delil mi istersin? Herşeye, hassas ve hususî ölçülerle, vücud vermek, suret giydirmek, yerli yerine koymak; nihayetsiz bir adalet ve ölçü ile iş görüldüğünü gösterir. Hem kabiliyet, fıtri ihtiyaç ve ıztırar lisanı ile sorulan ve istenilen herşeye daimî cevap vermek; nihayet derecede bir adalet ve hikmeti gösteriyor. Şimdi hiç mümkün müdür ki, böyle en küçük bir mahlûkun, en küçük bir ihtiyaç ve hacetinin imdadına koşan bir adalet ve hikmet; insan gibi en büyük bir mahlûkun beka gibi en büyük bir hacetini ihmal etsin! En büyük istek ve dileğini, en büyük sualini cevapsız bıraksın! Rubûbiyetin haşmetini, kullarının hukukunu muhafaza etmekle, muhafaza etmesin! Hâlbuki şu fâni dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki en büyük bir mahkemeye bırakılıyor. Zira, hakikî adalet ister ki, şu küçücük insan, şu küçüklüğü nikbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mâhiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfata ve ceza görsün. Madem şu fanı, geçici dünya, ebediyet için yaratılan insan hususunda öyle bir adalet ve hikmete mazhar olmaktan çok uzaktır. Elbette, âdil olan celâl ve cemâl sahibi ve hâkim olan güzellik ve azamet sahibi Zâtın, daimî bir Cehennemi ve ebedî (sonsuza kadar sürecek olan) bir Cenneti bulunacaktır. |
(0) Baglanti
ÖTELERE SEYAHAT
22/6/2007 16:05, 2007
| Ötelere Seyahat (Kasım 1981) Sızıntı İKİNCİ SURET: Bu gidişata, icraata bak! Nasıl en fakir, en zayıftan tut, ta herkese mükemmel yemekler, şahane yiyecekler veriliyor. Kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem gayet kıymetli ve şahane yemekler, kaplar, sırmalı nişanlar, süslü elbiseler, muhteşem ziyafetler var. Bak senin gibi sersemlerden başka herkes, vazifesine gayet dikkat ediyor. Kimse zerrece had dinden tecavüz etmiyor. En büyük şahıs, en büyük bir itaatle, mütevazine, alçak gönüllülük içinde bir korku ve heybet altında hizmet ediyor. Demek şu saltanat sahibinin pek büyük bir ikramı, pek geniş bir merhameti var. Hem pek büyük izzeti, pek celalli bir haysiyeti, namusu yardır. Hâlbuki kerem ve ikram ise, nimet vermek ister. Merhamet ise, ihsansız olamaz. İzzet ise, gayret ister. Haysiyet ve namus ise, edepsizlerin edeb ve terbiyesini ister. Hâlbuki şu memlekette o merhamet, o namusa lâyık binden biri yapılmıyor. Zalim izzetinde (aziz olarak), mazlum zilletinde (zelil olarak) kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek büyük bir Mahkeme'ye bırakılıyor. İKİNCİ HAKİKAT: Hiç mümkün müdür ki; gösterdiği eserler ile nihayetsiz bir ikram, nihayetsiz bir merhamet, nihayetsiz bir izzet ve nihayetsiz bir gayret sahibi olan şu âlemin Rabbi; ikram ve merhametine lâyık mükâfat, izzet ve gayretine lâyık ceza vermesin. Evet, şu dünya gidişatına bakılırsa görülüyor ki en aciz, en zayıftan tut ta, en kuvvetliye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zayıf, en âcize en iyi rızık veriliyor.* Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. Öyle yüce ve yüksek bir keremle ziyafetler veriliyor ki, nihayetsiz bir ikram eli içinde işlediğini açıkça gösteriyor. Meselâ bahar mevsiminde cennet hurileri tarzında bütün ağaçları sündüse benzer elbiseler ile giydirip, çiçek ve meyvelerin kakmalı, sırmalı tezyinatı ile süslendirip, hizmetkâr ederek onların lâtif elleri olan dalları ile çeşit çeşit, en tatlı, en sanatlı meyveleri bize takdim etmek; hem zehirli bir sineğin eliyle şifalı ve tatlı balı bize yedirmek; hem en güzel ve yumuşak bir elbiseyi elsiz bir böceğin eliyle bize giydirmek; hem rahmetin büyük bir hazinesini küçük çekirdek içinde bizim için saklamak ne kadar güzel bir ikram, ne kadar latif bir merhamet eseri olduğu açıkça anlaşılır. Hem insan ve bazı canavarlardan başka, Güneş, Ay ve Arz'dan tut, ta en küçük mahlûka kadar herşey mükemmel bir dikkatle vazifesine çalışması, zerre kadar haddinden tecavüz etmemesi, bir büyük heybet altında umumî bir itaat bulunması, büyük bir celâl ve izzet sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor. Hem gerek nebati gerek hayvani ve gerek insanî bütün validelerin o yüce şefkatleriyle ve süt gibi o hoş gıda ile o aciz ve zayıf yavruların terbiyesi: ne kadar geniş bir merhametin neticesi olduğunu açıkça gösterir. ** Bu âlemi sahip ve hâkiminin madem nihayetsiz böyle bir keremi, nihayetsiz böyle bir rahmeti, nihayetsiz öyle bir celâl ve izzeti vardır. Nihayetsiz celâl ve izzet, edepsizlerin cezalandırılıp terbiye edilmesini ister. Nihayetsiz kerem, nihayetsiz ikram ister. Nihayetsiz rahmet kendine lâyık ihsan ister. Hâlbuki bu fani dünyada ve kısa bir ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar parçadan ancak bir parçası yerleşir. Demek o kereme lâyık ve o rahmete münasip bir saadet diyarı olacaktır. Yoksa gündüzü ışığı ile dolduran Güneşin varlığını inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin varlığını inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü bir daha dönmemek üzere ayrılıp yok olmak ise, şefkati musibete; muhabbeti, iç yangınına ve ayrılık ateşine; nimeti azaba; aklı uğursuz bir âlete ve lezzeti eleme döndürmekle rahmet ve merhamet hakikatinin sönmesi lâzım gelir. Hem o celâl ve izzete uygun bir ceza diyarı olacaktır. Çünkü ekseriye zalim izzetinde (aziz olarak) mazlum zilletinde (zelil olarak) kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek en büyük bir mahkemeye bırakılıyor, tehir ediliyor. Yoksa bakılmıyor değil. Bazen dünyada dahi ceza verir. Geçmiş devirlerde cereyan eden, âsi, inatçı ve inkarcı kavimlere gelen azaplar gösteriyor ki, İNSAN BAŞI BOŞ DEĞİL. Bir celâl ve gayret sillesine her vakit maruzdur. Evet hiç mümkün müdür ki, insanın, bütün mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidat ve kabiliyeti olsun da; insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam yarattığı sanat eserleriyle kendini tanıttırsa; karşılığında insan, iman ile O'nu tanımazsa… Hem bu kadar rahmeti süslü meyveleriyle kendini sevdirse, mukabilinde insan ibadetle kendini Ona sevdirmese... Hem bu kadar, bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse; bunlara karşılık insan şükür ve hamd ile O'na hürmet etmese, cezasız kalsın! Başıboş bırakılsın! O izzet, gayret sahibi azametli ve celalli Yaradan bir ceza diyarı hazırlamasın! Hem hiç mümkün müdür ki, Rahman ve Rahim olan Yaratanın kendini tanıttırmasına mukabil; iman ile tanımakla, sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukabil şükür ile hürmet etmekle mukabele eden, inananlara bir mükafaat diyarını, ebedi bir saadeti vermesin! _________ * Helal rızık, iktidar ile alınmadığına, belki ihtiyaca binaen verildiğine kati delil; güçsüz kuvvetsiz yavruların güzel beslenmesi ve güçlü kuvvetli canavarların geçim darlığı içinde zor beslenmeleri; hem zekâsı olmayan balıkların semizliği, zeki ve hileli tilki ve maymunun geçim derdiyle vücudca zayıflığıdır. Demek rızık, iktidar ve irade ile ters orantılıdır. Ne derece kuvvetine ve iradesine güvense, o derece geçim derdine müptela olur. ** Evet, aç bir arslan, zayıf bir yavrusunu kendi nefsine tercih ederek, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna vermesi; hem korkak tavuk, yavrusunu himaye için arslana saldırması; hem incir ağacı kendi çamur yiyerek yavrusu olan meyvelerine halis süt vermesi, açıkça, nihayetsiz merhamet, ikram ve şefkat sahibi bir zatın hesabiyle hareket ettiklerini kör olmayana gösteriyorlar. Evet, nebatlar ve hayvanlar gibi şuursuzların son derece şuurlu ve hikmetli bir şekilde işler görünmesi, mecburen gösterir ki: Sonsuz ilim ve hikmet sahibi birisi vardır ki, onları işlettiriyor; onlar, O'nun namıyla işliyorlar... |
(0) Baglanti