İnsanın Ebed Özlemi Ve ÜTOPYALAR

30/8/2007 00:12, 2007

İnsanın Ebed Özlemi Ve ÜTOPYALAR
Ubeydullah Akyüz
Edebiyatla toplumu birbirinden ayırmanın, ikisini ayrı ayrı ele alıp incelemenin imkânı yoktur sanırım. Toplum içinde meydana gelen değişiklikler, ihtilâller, inkılâplar, çeşitli edebî ekol ve türlerin de doğmasına veya bu türlerden bir veya birkaçının ön plâna çıkmasına yol açmaktadır. Meselâ Cemil Meriç: "Romanın burjuvazi ile birlikte doğduğunu söylerler. Şarkta burjuvazi yok Roman da önceleri burjuvazimiz gibi temelsizdir. Başka bir toplumun, başka bir coğrafyanın, başka bir toplumun eseridir"der ve Goldmann'dan şunları aktarır:
"Roman, bir arayışın hikayesidir. Kahraman, bozulmuş bir dünyada sahici değerler arar. Sahici değerler, okuyucunun veya tenkitçinin sahici saydığı değerler değildir; romanda açıkça görülmezler ama, romandaki bütünü -örtülü olarak onlar düzenlerler..." (Umrandan Uygarlığa, 65)

Romantik, idealist, realist, naturalist.. edebiyatın yanı sıra, asırlardır önemini kaybetmeden var olagelen bir diğer edebiyat türü de ütopya ve bilhassa son asırda ortaya çıkan şekliyle anti-ütopyadır. İnsanlık tarihinde ferdî veya içtimâî plânda İlâhî vahiyden uzaklaşıldığı, toplumun bir kaosa sürüklendiği ve rûhî tatminsizliğin büyük boyutlara ulaştığı dönemlerde ütopik veya anti-ütopik eserler daha çok ortaya çıkmaktadır.

İlk defa 1516 yılında kaleme aldığı romanına isim olarak Thomas More tarafından kullanılan ütopya kelimesi, Yunanca 'u' (hayır) ve 'topos' (yer) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Manâsı, gerçekleşmesi imkânsız görünen bir faraziye veya ideal bir idare şekline verilen addır. Anti-ütopya ise. yine böyle gerçekleşmesi imkânsız bir toplum veya sistem çerçevesinde, mevcud durumu hiciv gayesi güden edebî bir türdür. George Orwell'in 1984'ü ve Aldous Huxley'in Brave New World (Cesur Yeni Dünya)sı, anti-ütopyanın son dönemdeki en güzel iki misalidir.

İlk çağların bilinen belli başlı ütopik eserleri, M.Ö. sekizinci asırda yazıldığı sanılan Homer'in Odysseus'u, yine aynı asra ait Hesiod'un İşler ve Günler'i, Sümerler'in M.Ö. 3000'lere dayanan Gılgamış Destanı ile, Eflâtun'un Devlet adlı eseridir.

Mesela bunlardan Gılgamış Destanı'nın kahramanı Gılgamış'a Sümer tanrıçası İştar, şöyle bir cennet teklifinde bulunur:
"Sana tekerlekleri altından, mahmuzları bakırdan, geri kalan kısımları da altından ve zümrüt taşından yapılmış bir savaş arabası donatacağım. Yine sana yük katırı olarak kullanabileceğin fırtına cinleri sağlayacağım. Sedir tahtası kokan evimize girdiğinde eşik de, taht da ayaklarını öpecek. Krallar, hükümdarlar, prensler önünde eğilip, dağlardan ve ovalardan sana haraç getirecekler. Maryaların ikiz kuzulayacak, keçilerin ise üçüz doğuracak.." (Gılgamış Destanı, Ç. S. Kullu, A. Duralı, s: 90)

Tanrıça İştar'ın teklif ettiği bu cennet herhalde ebedî değildir ki, Sümer kahramanı Gılgamış bunu kabul etmez ve ebedî gençlik için ölümsüzlük otunu aramaya koyulur ama, bulamaz.

Fıtraten iyiyi ve güzeli arayan; fakat hidayet peşinde koşarken dalâlet taşına maruz kalınca ütopyaların ılık limanına sığınan insan, tarih boyunca barış, huzur, hürriyet, emniyet ye ölümsüzlük deyip durmuştur. İslâm edebiyat tarihinde, bazı eserlerde ütopik unsurlara rastlansa bile, ütopyanın bir edebî tür olarak yerleşmemiş olması ve bu sahada gösterilen belli başlı tek örnek olan Medîne-i Fâzıla'nın da bir filozof tarafından kaleme alınmış olması manidardır. Buna mukabil, ütopyanın roman gibi daha çok batı kaynaklı olması, herhalde batının, çoğu zaman Makyavelizm'in kanunlarıyla idare edilmiş ve prens-soylu-serf, şehirli-köylü, lord-avam, ruhban-halk, işçi-patron gibi sınıflamalara maruz ve kardeşlik, adalet, huzur ve barış gibi mefhumlara pratikte yabancı kalmış olmasından ileri gelse gerektir.

Utopia adlı eseri ütopya türüne de ad olmuş olan Thomas More, eserinde önce İngiltere ve Avrupa'nın o zamanki içtimâî durumunu tenkit eder ve daha sonra ütopik dünyasının özelliklerini sıralar.

Lüks, ihtişam, altın ve paraya düşkünlük, kibir, adaletsizlik, iki yüzlü siyaset, kölelere ve yaşlılara yapılan kötü muamele, More'un tenkit ettiği hususlardır. Bütün bu İçtimâî hastalıkları önlemek için yeni iş sahaları açmak, tarımı geliştirmek, israf ve aşırı tüketimi önlemek, köleleri ve ihtiyarlan lordların ellerinden ve kanunlarından kurtarıp, İsa'nın kanunlarını, yani dini yasaları hakim kılmak gerekir. More'un ütopik devletinde bunlardan başka, aileler toplu halde oturmakta, yemekler birlikte yenmekte, her yanda şarıl şarıl sular akmakta ve çiçeklerin kokusu her tarafa yayılmaktadır. Evlilik müessesesinin oldukça önemli olduğu bu içtimaî yapıda en şerefli meslek rahiplik mesleği olup, devletin temelini üretici kesim oluşturmaktadır. Fakirlik, işsizlik, dilencilik, tembellik söz konusu olmayıp, yiyecek ve içecek pek boldur. Öğrenme zevki, dürüstlük, faziletli ve inançlı olmak, en önde gelen üstün vasıflardır.

İtalya'da Thomas Campanella'nın (1568-1639) Civitas Solis- Güneş Ülkesi adlı ütopyası, Eflatun'un Devlet'ine benzer. İngiliz filozofu Francis Bacon'un (1561-1626)New Atlantis adlı eseri de, yine bir devlet ütopyası tarzındadır. Ben Salem adasında kurulan bu devletin temeli ilme ve dine dayanır. Bir kral tarafından idare edilen bu devlette ailenin yeri çok mühim olup, aile hayatında da sadakat ve ruh temizliği çok büyük önem taşır. Gerek New Atlantis'de, gerekse Güneş Ülkesi'nde insanlar Allah'a ve Ahiret'e inanırlar.
New Atlantis, aynı zamanda bir bolluk ülkesidir. Her türlü meyve ağaçları ve bitkiler bahçeleri süslemekte, ayrıca her yerde hastahaneler kurulmuş olup, hiçbir ifacın sıkıntısı çekilmemektedir.

Ütopyalar, bir bakıma Cenneti dünyaya taşıma veya insan ruhunun Cennet'e olan özleminin ürünüdür. İnsan, ebede namzet olduğundandır ki, şuurunda olsun veya olmasın, ruhunun derinliklerinde bu ebed hasretini daima duyar. Bu hasret, yeryüzündeki kurulu hayatın insan vicdanıyla çatıştığı dönemlerde kendini daha çok belli eder. Batı İnsanı, esasen asırlardır bu hasreti tatmin etmenin çarelerini aramaktadır. Bir ara 'ulaştım' zannettiği bu tatmin, Hristiyanlığın Romalılaşmasıyla birlikte yeniden elinden kaymış ve neticede maddî refaha endeksli hale getirilmiştir. Ne var ki, Batı edebiyatında bir mesnevi, bir gazel, hattâ kaside bulmanın imkânı yoktur. Dünden bugüne romanın hayal dünyasına açılan ve ruhuyla realitelerden sürekli kaçan batı insanı, önceki asırda ve bu asırda ütopyanın yerine bu defa da bunalım edebiyatına ve anti-ütopyaya sarılmıştır.

Darwinizm'i sistemleştiren Julian Huxley'in torunu Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sı, anti-ütopyanın en tipik misalidir. Bu eserde, dini tamamen inkârla bilime, makineye ve eğlenceye dayalı bir dünya karşımıza çıkmaktadır. Bu dünyanın zimamını elinde tutanlar artık insanları tüplerde üretmektedirler. Toplum idareciler, mühendisler, tüccarlar, işçiler gibi alfa, beta, gama, epsilon diye sınıflara ayrılmakta ve her sınıfın üyeleri, işlerine göre, asıl maddelerine belli dozda karbon, oksijen katılarak tüplerde üretilmekte ve tamamen ilmî, teknolojik, mekanik bir hayata programlanmaktadır. Hiçbir inanç, hattâ annelik, babalık hissi dahil hiçbir hisse yer yoktur bu dünyada.

Cesur Yeni Dünya'da, yapısına yetersiz dozda oksijen konması neticesinde bir tanesi sınıf dışı -insanî- temayüller içindedir. Başka dünyalardan bu dünyaya gelen ve ilk intibaları karşısında "aman, ne güzel dünya!"diyen Bay Vahşi'ye bu sistem dışı kişi, "biraz daha beklesen mi!" mukabelesinde bulunur. Gerçekten Bay Vahşi, sonunda kurtuluşu intiharda bulur. Çünkü bu dünya seven, duyan, irade eden, inanan insanların dünyası değildir.

Evet.. batıda bay vahşîler kurtuluşu intiharda bulmaktadır. Çünkü insan, hem bilerek, hem inanarak gerçek insan olabilir. Bu sebeple, ilimlere imanın ışığını tutarak, dünyayı -batının da asırlardır özlemini çektiği- Altın Çağ'a Allah'ın izniyle bir defa daha taşıyacak olanlar, hiç şüphesiz yine 'kudsî'lerdir.

Önce Onlar Bulmuştu

1/8/2007 20:38, 2007

Önce Onlar Bulmuştu
Kenan GÖÇOĞLU
Dünyanın üzerine bir güneş gibi doğan İslâmiyet, ilim öğrenmeyi teşvik ederek Müslümanların her bakımdan örnek alınabilecek bir medeniyet kurmalarını sağlamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in ve Peygamber Efendimiz’in (sas) teşvikleriyle, M.S. 800–1500 yılları arasında İslâm dünyasında, her konuda olduğu gibi, ilmî çalışmalarda da önemli ilerlemeler olmuş; birçok Batılı araştırmacı, İslâm dünyasının önemli ilim merkezlerine gelerek Müslüman âlimlerden ilim öğrenmiştir. Müslüman ilim adamlarının eserlerinden yaptıkları çevirilerle, kendi ülkelerinde mucit olarak meşhur olmuş çok sayıda Batılı araştırmacı vardır. Batı’nın meseleye taraflı yaklaşması, ülkemizde de bazı kesimlerin bu gerçeği kasıtlı olarak örtmeye çalışması neticesi maalesef Müslüman ilim adamları tarafından yapılan keşif ve ortaya konan icatlar Batılılara mal edilmiştir. Bütün bunlardan sonra da, “İslâm terakkiye mânidir.” gibi yaftalarla Müslümanlar tesir altına alınmak istenmiştir. Aşağıdaki misâllerden de anlaşılacağı gibi birçok icat ve keşfin temelinde Müslüman ilim adamları vardır.

Uçak
İnsanoğlunun kuşlar gibi uçma hayalinin, ilk olarak 1903 yılında Wright Kardeşler tarafından gerçekleştirildiği bilinir. Hâlbuki ilk uçuş denemeleri 880 yılında, Endülüslü Müslüman âlim İbn-i Firnas tarafından geçekleştirilmiştir. Plânörlere benzeyen bir âletin üzerine kuş tüyleri ve kumaş geçiren İbn-i Firnas, bununla bir müddet havada kalmayı başarmıştır. İbn-i Firnas’ın bu faaliyeti, Batılı tarihçilerden Prof. Dr. Philip Hitti ve Dr. Sigrid Hunke tarafından ilk uçuş denemesi, kullandığı âlet de ilk uçak modeli olarak kabul edilir.1,2

Buharlı otomatik sistemler
Çeşitli kaynaklarda, buharlı otomatik sistemlerin ilk örneklerinin 1780 yılında İskoçyalı mühendis James Watt (1736–1819) tarafından icat edildiği belirtilir. Hâlbuki James Watt’tan 600 yıl öne yaşamış olan El-Cezeri’nin bir eserinde, buharlı otomatik sisteme benzer bir regülâtörden bahsedilmekte ve bu regülâtörün detaylı resmi yer almaktadır. El-Cezeri bu sistemde, buhar veya petrolle çalışan motorlu taşıtların vazgeçilmez elemanı olan supap tekniğini de ilk olarak kullanmıştır.3,6

İlk denizaltı
Su altında ilerleyebilen bir vasıta yapma fikri, ilk olarak Leonardo da Vinci (1412–1519) tarafından ortaya atılmıştır. 1620’de Hollandalı fizikçi Drebbel’in ve 1653’te Fransız fizikçi François de Son’un bu konuda yaptıkları çalışmalardan bir netice alınamamıştır. Günümüzde ilk denizaltının 1776 yılında Amerikalı bilim adamı David Bushnell tarafından yapıldığı bilinmektedir. Hâlbuki İbrahim Efendi, 1719 yılında şehzadelerin sünnet düğününde eğlence maksatlı kullanılmak üzere, insan taşıyabilen ve bir saatten fazla su altında kalabilen, çelikten bir denizaltı yapmıştır.4

Dünyanın yuvarlaklığı ve kendi etrafında dönmesi
Kâinat kitabını, Kur’ân-ı Kerim’in ışığında okuyan El-Biruni (973–1048), Dünya’nın yuvarlak oluşuna ve kendi etrafında döndüğüne dâir ilmî hesaplamalarını Kopernik’ten 500 yıl önce bilim dünyasına sunmuştur. Ne yazık ki, gençliğimize Kopernik anlatılmasına rağmen, El-Biruni’den hiç bahsedilmemektedir.3,4,7

Kan dolaşımı
16. yüzyılda yaşamış olan Micheal Servitus’ün kan dolaşımını ilk keşfeden kişi olduğu kanaati günümüzde yaygındır. Hâlbuki ondan 300 yıl önce yaşamış Müslüman tıp âlimi İbnü’n-Nefis (1208–1288), eserinde damar sistemini ve kalbin bölümlerini detaylı olarak çizmekte; büyük ve küçük kan dolaşımını ayrı ayrı anlatmaktadır. 8-9

İlk anestezi
İlk olarak 1850 yılında Junken tarafından yapıldığı zannedilen anestezi, Müslüman ilim adamı Sâbit bin Kurra (835–902) tarafından keşfedilmiş ve kullanılmıştır. Harran’da doğan Sâbit Bin Kurra, Bağdat’ta, tıpla birlikte matematik, astronomi ve mekanik sahalarında da önemli çalışmalar yapmıştır. 9,10

Atom
Günümüz dünyasında, atomla alâkalı ilk çalışmaların İngiliz fizikçi John Dalton (1766–1844) tarafından yapıldığı, uranyumun çekirdeğinin parçalanabileceği fikrinin de Alman fizikçi Otto Hahn (1779–1868) tarafından ortaya atıldığı fikri yaygındır. Hâlbuki onlardan 1000 yıl önce yaşamış ve dönemin en büyük ilim merkezlerinden Harran Üniversitesi’nde rektörlük yapmış olan Müslüman kimyacı Câbir Bin Hayyan’ın (721–815) aşağıdaki sözleri asrımızın ilim adamlarını dahi hayrete düşürecek mahiyettedir: “Maddenin en küçük parçası olan ‘cüz-ü la yetecezza’da (atom) yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin iddia ettiği gibi onun parçalanamayacağı söylenemez. Aksine parçalanabilir ve parçalanınca da öylesine bir güç ortaya çıkar ki, bu güç Bağdat’ın altını üstüne getirebilir. Bu, Allah’ın bir kudret nişanıdır.” 11

Verem ve tedavisi
50 yıl öncesine kadar tedavisi bilinmeyen verem, nice insanın ölümüne yol açmıştır. Veremin tedavi usullerini ve bu hastalığa yol açan mikrobu Alman bilim adamı Dr. Robert Koch’un (1834–1910) bulduğu belirtilmektedir. Üstelik verem konusunda yaptığı çalışmalar dolayısıyla Dr. Koch’a 1905 yılında tıp sahasında Nobel Mükâfatı verilmiştir. Hâlbuki Dr. Koch’dan 150 yıl önce yaşamış Osmanlı ilim adamı Abbas Vesim bin Abdurrahman’ın (?-1761) vereme yol açan mikrop, veremin bulaşma yolları ve tedavisi konusunda yaptığı çalışmalar Avrupa’da büyük alâka görmüş ve yabancı ilim adamları kendisini sık sık ziyaret etmişlerdir.11,12

Katarakt ameliyatı
İlk olarak 1846 yılında Blanchet tarafından gerçekleştirildiği bilinen katarakt ameliyatına, Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Yakup’un (as) perde inmiş gözüne, Hz. Yusuf’un (as) gömleğini sürünce görmeye başlaması hâdisesiyle işaret edilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’den aldığı ilhamla katarakt tedavisinin mümkün olabileceğine inanan ve bu sahada çalışmalar yapan Ebu’l-Kasım Ammar bin Ali Mevsili (950–1010) Irak ve Mısır’da yaşamıştır. Ali Mevsili’nin göz hastalıklarının tedavisi konusunda yazdığı “Kitabu’l-Müntehap” isimli eseri, Batı’da 18. yüzyılda dahi bu konudaki en iyi tıp kitabı olarak kabul edilmiştir. Ali Mavsili, göz hastalıklarına karşı uyguladığı çeşitli tedavi usullerinin yanında, içi oyuk bir tüp ile katarakt ameliyatı da yapmıştır.9,11
Yukarıdaki misâllerden de anlaşılacağı gibi insanlığın ortak mirası olan bilime 8 ile 16. yüzyıllar arasında Müslümanlar çok önemli katkılarda bulunmuşlardır. Batı’da yetişmiş Gergo Saton gibi objektif birkaç bilim tarihçisinin eserlerinde Müslüman ilim adamlarından detaylı bahsedilmektedir. Bu eserlerde Sâbit Bin Kurra için Müslümanların Euklides’i; Harezmî için cebirde Euclides’ten bin yıl ileride; Câbir bin Hayyan için modern kimyanın, İbn-i Heysem için optik ilminin ve modern tecrübî fiziğin kurucusu; İbn-i Sina için hekimlerin üstadı; El-Cezeri için modern mühendisliğin ve otomatik kontrol ilminin kurucusu; Uluğ Bey için 15. yüzyılın astronomu; Mimar Sinan için mimarların üstadı; Piri Reis için dünyanın en büyük denizcisi; Râzi için Avrupa’daki ders veren kimyager denmekte, diğer âlimler için de çeşitli güzel tâbirler kullanılmaktadır.13 Ayrıca Milletlerarası Astronomi Birliği 1950’de aldığı bir karara istinaden Ay yüzeyinde bulunan kraterlere (Ay çukuru) bilime önemli katkıları olmuş ilim adamlarının isimlerini vermiştir. Bunlar arasında Müslüman ilim adamlarından Sâbit bin Kurra, Ebu’l-Vefa, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Câbir Bin Hayyan, İbn-i Heysem, Biruni, İbn-i Sina, Nasiruddin Tusi, El-Battâni, El-Fargani, Bitruci, El-Zerkavi ve Es-Sûfi’nin isimleri de yer almaktadır.13,14
Yukarıda sadece bazılarını sayabildiğimiz icat ve keşifler, ülkemizdeki ders kitaplarında yeterince yer almadığı gibi, Müslüman ilim adamları tarafından yüzyıllar önce yapılan keşif ve icatlar da, okullarımızda “Batılı ilim adamları tarafından yapılmıştır.” şeklinde öğretilmeye devam edilmektedir. Bu durum maalesef, tarih ve kültürümüzden bîhaber, kendine güveni olmayan bir gençliğin yetişmesine yol açmaktadır. Günümüzde, kendi öz değerlerimizle yetişen gençlerden bazılarının, dünya bilim olimpiyatlarında kazandıkları başarılar, imkân verildiğinde, bilime geçmiştekine benzer katkıların tekrar yapılabileceğinin bir habercisidir.

Dipnotlar
1. Mitti, F., Siyasî ve Kültürel İslâm Tarihi, Çeviren Salih Tug. Boğaziçi yay., İstanbul, 1981.
2. O. Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti
3. “Modern Bilimin Müslüman Öncüleri”, www.mercek.org
4. Şaban Döven, “Müslüman İlim Öncüleri”, Yani Asya neşriyat, İstanbul, 2004.
5. Fuat Sezgin, “Compendium on the Thoery and Practice of the Mechanical Arts Al-Jami bain al-ilm wa-l-amal an-nafi fi şina at al-hiyal; El-Cezeri; İstanbul, 2002, İngilizce, Ciltli.
6. El-Cezeri, “Kitab fi Ma’rifet’il Hiyali’l Hendesiye”, edited by Ahmed El Hasan, sf 394–395, Halep, 1979.
7. İslâm Dünyasının Mucitleri” Focus, Sayı:2005/01-112414 Ocak 2005.
8. Ibnü’n-Nefis, Serhül Kanun Sam, s. 108, 1934.
9. Prof. Dr. Mehmet Bayraktar, “İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi”, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlar, Ankara, 2000.
10. Wood, C.A.. Memorandum, “Book ot a tenth Century oculist for the use of modern offtalmatologist of medicine”, s. 264-265, 1973.
11. Şaban Döven, “Müslüman İlim Adamları”, Yani Asya neşriyat, İstanbul, 2004.
12. İbrahim Paşa, İslâmların ve Bilhassa Türk Milleti Necibesinin Tababete Ettikleri Hizmetler, İkdam Gazetesi, sayı 4040.
13. Lütfi Göker, “Bilim ve Teknolojinin Gelişimi ile Türk İslâm Bilim Adamlarının Yeri” Düşünce Eserleri Dizisi, M.E.B., İstanbul, 1996.

15. M. Bayraktar, Kindi ve Einstein’e Göre Rölativite ve Benzerlikleri. Bilim ve Teknik, C.XIII. sayı 153.1980.
16. Ebu Rida, M., Kindi ve Falsafatü’l-Ula, Kahire 1950, c.l, s.119.


<<Önceki Sayfa |2/72|Sonraki Sayfa>>
Sayfa Başı