20. Yaş Dişleri
10/10/2007 16:30, 2007
|
20. Yaş Dişleri Dr. Arslan MAYDA |
|
Ülkemizde pek çok kişi dişlerinin kıymetini bilmediğinden, onları gerektiği gibi koruyamaz. Dişler eksildiğinde veya çürüyüp ağrı yapmaya başladığında insanlar onların kendilerine ihsan edilmiş ne kadar mühim organlar olduklarını anlamaya başlar. Hâlbuki dişler ihmal edilemeyecek kadar önemlidir. Çünkü sindirimin başlangıç noktası dişlerdir. Onlar sağlıklı iseler ve vazifelerini hakkıyla yapıyorlarsa, sindirim için çok önemli bir adım gerekli şekilde atılmış olur. Dişler, Efendimiz’in (sas) tavsiye ettiği istikamette bakılmaz ve mikrop yuvası hâline gelirse, başta böbrekler, eklemler ve kalb olmak üzere birçok organa zarar verir duruma gelebilir. Yazın soğuk içecek satan çocukların büyük bir iştiyakla haykırdıkları “32 dişine keman çaldırır, buuuz gibi soğuk gazoozzz!” cümlesini duymayan yok gibidir. İlkokulda hayat bilgisi ve fen derslerinde de, insanların 32 dişi olduğundan bahsedilir. Embriyolojik dönemde toprağa ekilen tohumlar gibi çene kemiğinin içine gizlenmiş diş tomurcukları, zaman içinde patlayarak çene kemikleri üzerindeki yerlerini alırlar. İlk dişler altı aylıkken çıkmaya başlar. İki-üç yaşında yirmi dişe ulaşılır. İlkokula başlangıç çağlarında dökülen süt dişlerinden sonra, hayat boyu hizmet etmek üzere yaratılan kalıcı dişler birer ikişer çıkar. 14–16 yaşında 30 dişe ulaşılır. Bazı kişiler gençlik dönemlerinde dişleriyle alâkalı problemler yaşayabilir. Çünkü ‘yirmi yaş dişleri’ çıkmaları esnasında bazı sıkıntılara yol açabilir. Her iki çenenin en gerisinde sağlı sollu bulunan bu iki büyük azı dişi (molar dişler) kendilerinden önce çıkan iki kardeşi gibi sert gıdaları öğütmek için yaratılmıştır. Öğütücü satıhları değirmen taşları gibi girintili ve çıkıntılı olan bu dişler, diğer azı dişleri gibi aralarına aldıkları gıdaları, çenelerin çiğneme hareketinden kaynaklanan güçle un ufak ederek sindirim enzimlerinin kimyevî muamelesine hazır hâle getirirler. Yirmi yaş dişleri, bir mânia yoksa, ekseriya 15–25 yaşlarında çıkar. Fıtrî beslenme alışkanlıklarını koruyan, çocukluk döneminde öğütülmesi gereken sertlikteki gıdaları yeme alışkanlığı olan kişilerde, yirmi yaş dişlerinin rahatlıkla çıktığı tespit edilmiştir. Hep yumuşak şeylerle beslenen ve çenelerine fazla yük bindirmeyen çocuklarda ise, bu dişlerin çene kemiği içinde gömülü kaldığı ve komplikasyona sebep olduğu görülmüştür. Yirmi yaş dişleri, çiğneme kaslarının çene kemiklerine yapışma yerine yakın olduğundan, dişler arasına giren yiyeceklere daha fazla basınç yapar. Alt çenedeki yirmilik dişlerin çıktığı yer çene kemiğinin (mandibula) köşesidir. Bu kemiğe ve köşesine çiğneme kasları (m.temporalis, m.masseter, m.pterygoideus lateralis, m. pterygoideus medialis) dengeli ve oldukça ölçülü şekilde yapıştırılır. Sulu veya yumuşak gıdaları tüketirken ezme-öğütme faaliyeti olmadığından dişlerde bir basınç meydana gelmez. Sert gıdaların ezme ve öğütme faaliyeti için, çiğneme kaslarının hareketi ile dişler birbirinin üzerine basar. Bunun neticesinde kuvvetli bir basınç meydana gelir. Bu basınç hem alt hem de üst çene kemiğine yansıtılır. Çocukluk çağında çiğneme faaliyeti yaptıracak sert gıdalar yenirse, bu kuvvetin dişlerden çene kemiklerine iletilmesi ile üst ve alt çene kemiklerindeki (maxilla ve mandibula) büyüme hatları (epifizleri) uyarılarak bu kemiklerin gelişmesine vesile olunur. Zîrâ yaratılış programımızda, üzerine yük binen kemiklerin gelişip kalınlaşması vardır. İnsanın bu yaratılış hususiyetinden dolayı, sporcuların yaptığı spor tipine göre belli kemik ve kasları daha fazla geliştirilmektedir. Yumuşak ve sulu gıdalarla beslenenlerde bu çiğneme kuvveti ortaya çıkmadığından, çene kemiklerinin gelişmesi daha yavaş ve zayıf olur. Yirmilik dişlerin çıkmamasının veya ağrılara yol açmasının ana sebebi, gelişmemiş çene kemiğinde bu dişlerin yerleşeceği yeterli sahanın olmayışı; kısıtlı olan yerin, önce çıkan dişler tarafından işgal edilmesidir. Yer darlığından dolayı çıkamayan bu dişler, çene kemiğini saran etli kısımda gömülü olarak bulunurlar. Sonradan gelen bu dişler, dışarı çıkmak üzere büyürlerken bir taraftan da yer darlığı sebebiyle komşusu ikinci azı dişine baskı yapmaya başlarlar. Bu esnada şiddetli ağrılara sebebiyet verirler. Öncekiler çene kemiğine sağlam yerleştiklerinden, yirmi yaş dişleri bu direnç karşısında çene kemiği içinde yatay veya eğik açı yapacak şekilde gömülü kalır. Gömülü kalan bu dişler, kemik kistlerine de sebep olabilir. Diğer azı dişlerini çürümesi sebebiyle erken yaşta çektirenlerin yirmilik dişleri, çenelerinde yer açıldığı için çok rahat çıkmaktadır. Çocuklukta çeneleri basınç görmediği için damakları iyi gelişmeyenler ile çürük dişlerini çektirmeyenler, yirmilik dişlerin çıkması esnasında zorluklarla karşılaşır. Burada problem, daha çok alt çene kemiğinin gelişmemesine bağlı ortaya çıkmaktadır. Başka bir problem de, yirmilik dişi çıkmış, fakat diğer dişlerinde görünüm bozukluğu olan hastalarda rastlanır. Ön taraftaki dişlerinde dizilme bozuklukları görülen bu hastaların yirmilik dişleri ortodontist tarafından çekilirse, diğer dişlere hareket sahası açıldığından dizilme bozukluğunun düzeltilmesi kolaylaşır. Bu metotla küçük ve tam gelişmemiş çene kemiğinde yer açılarak, diğer dişlerin eğri çıkması engellenir. Yirmi yaş dişleri, evrimciler açısından evrime önemli bir delildir(!). Taş devrinde(!) yaşadığı söylenen bir kadının kafatasında yirmilik dişlerin olmadığını gören evrimciler, bu devirden itibaren yirmilik dişlerin körelmeye başladığını ve dişlerin giderek azalacağını iddia etmişlerdir. Hâlbuki yukarıda da izah edildiği gibi, yirmilik dişlerin çıkmayışının sebebi, çocukluk döneminden itibaren çenenin gerektiği şekilde ve yaratılış prensiplerine göre kullanılmaması; yumuşak bulamaç tarzında gıdalarla sulu ve şekerli yiyeceklerle beslenilmesidir. Aslında bu durum bütün organlar için bahis mevzuudur. Hangi organ olursa olsun, kullanılmadığında zamanla hacminde bir küçülme (atrofi) görülür. Bu, yaratılışın temel prensiplerinden biridir. Meselâ, bir tarafın kol ve bacağı felç olan hastalarda, birkaç ay sonra sağlam taraftaki kol ve bacak ile felç geçiren taraftakiler arasında kalınlık farkı meydana gelir. Çalışmayan kaslar küçüldüğü gibi, bu kasların kemiklere uyguladığı kuvvet de ortadan kalktığı için, kemiklerde de zayıflama görülür. Aynı durum, çene kemiği için de geçerlidir. Çeşitli çevre faktörlerine veya bazı küçük genetik mutasyonlara bağlı olarak iki böbrekten birinin bulunmayışına, dirsek veya kaval kemiği gibi kol ve bacaktaki ikili kemiklerden birinin olmayışına, kol ve bacak gibi uzuvların doğuştan olmamasına anomali denir. Harika bir sanat eseri hükmünde yaratılmış olan insan vücudunda çok nadir görülen anomaliliklere bakarak, herhangi bir hüküm ihdas etmek çok yanlıştır. Organ anomalilerinin bir kısmı, insanların tabiata yaptığı yanlış müdahalelere dayandırılırken, bir kısmı da, Rabb’imizin kudret ve iradesiyle mülkünde istediği gibi tasarruf edebileceğini gösteren hikmetli fiillere dayandırılır. Yirmi yaş dişlerinin doğuştan olmayışı da evrim değil, bir organ yokluğu veya anomalisidir. İlkçağlarda görülen bir diş anomalisini, evrimi destekleyici bir unsur olarak kullanmak oldukça yanlıştır. Zîrâ beslenme gibi çeşitli aktivitelere bağlı bu tip değişiklikler genotipte (genetik programda) bir değişikliğe sebep olmaz. Bu sebeple nesillere aktarılmayan bu tip değişiklikler modifikasyonlar olarak isimlendirilmiştir. Ön kesici dişler, lokmayı koparmak için kullanıldıklarından daha önce çıkarlar. Şâyet bu azı dişleri daha önemli olsaydı, çıkma sırası da onlarda olurdu ve çene küçülse bile beslenmedeki fonksiyonlarından dolayı çıkarlardı; çünkü o esnada onların çıkmasına engel başka dişler yoktur. Çocuklarda ilk defa altı aylıkken çıkan ön dişlerin yerlerinin boş kaldığı görülmemiştir. Demek ki dişlerin çıkmaması evrimleşmeden değil, belli kontenjanı olan ve bir sebeple daraltılan çene kemiğindeki diş alanını, önce gelenlerin doldurmasındandır. | |
(0) Baglanti
İçimizde Bir Yolculuk
10/10/2007 16:28, 2007
|
İçimizde Bir Yolculuk İhsan ÖMEROĞLU |
|
Vitaminler, farklı biyo-kimyevî faaliyetler için küçük miktarlarda gereken, birkaçı hâriç vücut tarafından sentezlenemeyen ve dolayısıyla yiyeceklerle alınması gereken organik (karbon temelli) gıdalardır. Vitamin B12 (kobalamin), merkezinde kobalt iyonu olan kompleks, halkalı bir yapıdır. Vücudumuzun ihtiyacı olan bu vitamini sentezleme vazifesini Rabb’imiz, kalın bağırsağımızda da yaşayan mikroorganizmalara vermiştir. Ancak bu mikroorganizmalar insana yetecek kadar üretemedikleri için, B12’nin bir kısmının besinlerle alınması gereklidir. Bitkiler doğrudan sentezleyemediği için bu vitaminin temin edilme yolları oldukça kısıtlıdır. Vitamin B12 kimi hayvanların bağırsaklarında yaşayan mikroorganizmalar vasıtasıyla üretilip karaciğer ve böbrek gibi bazı organlarda depolanır. Bu yüzden B12 vitamini temin etmenin en sağlam yolu, hayvan karaciğer ve böbreği tüketmektir. B12; süt ürünleri, balık ve yumurtada bol miktarda bulunur. Her şeye gücü yettiğini zanneden insanoğlunun yaşamak için mikroorganizmalara muhtaç kılınması ve bakteri gibi basit(!) bir canlıya, böyle bir madde için bu kadar önem verilmesi, evrimcilerin gözü ile bakıldığında açıklanamaz bir durumdur. Acaba atalarımız bakteri(!) iken sahip oldukları B12 vitamini sentezleme kabiliyetlerini -ihtiyaç devam etmesine rağmen- niçin terk etmişler veya kaybetmişlerdir? Henüz bakteri iken sahip olduğumuz(!) böyle kıymetli bir kabiliyet bir anda niçin kaybolmuştur(!) Hâlbuki insan hayatında bu maddeye her dâim ihtiyaç olmuştur ve Yüce Yaratıcı, bizim ihtiyaçlarımızın karşılanmasına memur ettiği canlılardan olan mikroorganizmalara bu vazifeyi vermiştir. B12 vitamini besinlerle alındıktan sonra vücudumuzda nasıl bir yolculuğa çıkar? İnsanın gıdalarla aldığı kobalamin, ince bağırsağın son bölümünde (ileum) kendini tanıyan ve vücuda kazandıran hücre zarındaki hususi alıcılar (reseptör) tarafından tutulur ve kana geçirilir. B12 vitamininin emilerek kana geçirilebilmesi için, midede asidi salgılatılan parietal hücrelerinde üretilen bir glikoprotein olan “intrinsik faktör”ün bu vitamine bağlanmış olması şarttır. Vitamin, bu faktör ile bağlanmazsa kesinlikle bağırsaklardan emilemez. Vitamin emildikten sonra kanda dolaşan “transkobalamin” isimli taşıyıcı proteine bağlanır, hücrelere girebilmesi için de, transkobalamin II isimli bir başka protein gerekir. B12, karaciğerde uzun süre insanın ihtiyacını karşılayacak kadar depo edilebilir. Kobalamin yetersizliği neticesi ortaya çıkan tabloya öldürücü kansızlık (pernisiyöz anemi) denir. Vitamin yetmezliği; yetersiz beslenme (örnek: vejetaryenler) veya midede intrinsik faktör üretilememesi neticesinde ortaya çıkabilir. Kobalamin eksikliği, vücutta yeni hücre üretiminde, bilhassa yeni kırmızı kan hücreleri yapımı için vazifeli kök hücrelerinin bölünmesinde gerekli DNA’nın sentezinde bozulmaya sebep olur. Bunun neticesinde kemik iliğinde henüz olgunlaşmamış, vazifesini yapamayan ve çapları normalden büyük kırmızı kan hücrelerini oluşturacak öncü hücreler dolaşıma verilir. Parietal hücreler nerede eğitim gördü? Midesi alınmış veya intrinsik faktör üretemeyen kişilerde bu vitaminin vücuda kazandırılması mümkün değildir. Peki, mide gibi aslî vazifesi gıdaları kısmî olarak sindirmek ve bağırsaklara fasılalı geçişi ayarlamak olan bir organ niçin intrinsik faktör sentezler? Vücudun bu maddeye olan ihtiyacını nereden bilir? Dahası bu maddenin bağırsaklardan emilebilmesi için gerekli olan son derece hususi bir şeker, protein karışımı maddeyi sentezlemeyi nasıl öğrenmiştir? Vücut bu kadar karmaşık bir molekül üretip B12 vitaminini bağlayacağına niçin vitaminin kendisini üretme yoluna gitmemiştir? Ayrıca ne işe yaradığını bilmediği, nasıl bağlanacağı ve korunacağı konusunda biyo-kimya, fizyoloji ve farmakoloji eğitimi almamış parietal hücreler bu maddeyi bağlamak için gerekli hususiyetleri nasıl öğrenmişler ve bu maddeyi hangi lâboratuvarda sentez edip denemişlerdir? Midede asit salgılayan hücreler aynı zamanda intrinsik faktörü niçin üretir? Midemize salgılatılan hidroklorik asit ve pepsinojen isimli enzim, proteinleri yapıtaşlarına (aminoasit) ayırmak içindir. Asit salgılayan parietal hücreler, aynı zamanda salgıladıkları aside ve pepsinojen enzimine dayanıklı bir protein üretirler (intrinsik faktör). Bu hücreler, protein olduğu hâlde parçalanmayacak, mide asidinden korunacak ve aynı zamanda sadece B12 vitamini gibi son derece az miktarda alınan bir maddeye tutunabilecek bir protein sentezini nasıl öğrenmişlerdir? Mide öyle bir mevkidir ki, burada salgılatılan hidroklorik asit, temizlik için kullanılan çamaşır suyuna benzer bir maddedir ve mideden başka yere döküldüğünde büyük bir tahriş edici tesire sahip kılınmıştır. Bu asidin çok az miktarı yemek borusuna geçtiğinde (reflü, kursak kaynaması) çok şiddetli yanmalara sebep olur. Mide; gıda ve sıvılarla doldurulduğunda karmaşık bir hâl alır. Bu asit kazanının içinde B12 gibi çok az olan bir vitamini arayıp bulmak ve onu yakalayıp bağlamak, üstelik bu sırada asitten zarar görmemek muhteşem bir ibret tablosudur! Vitamin ile birleşmiş intrinsik faktör, ince bağırsaklarda yolculuğuna devam eder ve bağırsağın son bölümü olan ileumdaki emilme bölgesine ulaşır. Buradaki emilme işinde vazife yapan bağırsak hücrelerinin zarındaki kapılar sadece bu B12-intrinsik faktör kompleksi için açılır ve sadece onları içeriye alır. Bağırsak hücresinin içinde misafir edilen B12 vitamini, daha sonra kanda dolaşırken kendisine mihmândârlık edecek taşıyıcı molekül olan transkobalamine bağlanır ve ihtiyaç duyulan hücrelere kan yolu ile taşınır. Bütün vücut hücrelerinin ihtiyacı olan vitamin, herhangi bir hücreye ulaştığında burada kendisini taşıyacak yeni bir nakil vasıtası olan transkobalamin II ile birleştirilir. Böylece vitamin vazife göreceği mevkie varmış olur. Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da bazı unsurların zâhiren çok basit olduğu hâlde, mutlaka ihtiyaç duyulan bünyeye dışarıdan alınması gerektiğidir. Maalesef kansızlık çeken birçok insanın temel problemi bu vitaminin eksikliği olduğu hâlde, sebebi pek bilinmediğinden gerekli tedavi yapılmamaktadır | |
(2) Baglanti